30 Kasım 2011 Çarşamba

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / II

www.jaumeplensa.com


Hayâl etmek ve başarmak arasındaki ilişkiyi hepimiz biliriz. 

Hayal dünyalarımızın konforundan hepimiz yararlanırız ve bu insanlığımızın en temel fonksiyonlarındandır. Meşhur sözdür, “İnsan hayal ettikçe yaşar!”...

Bu yazımda sizinle bir hayalimi paylaşacağım… Kurân üzerine bir hayal!

Hayal-Kurân arasındaki bu serüvende tasavvufu arayacağım.. Hayal kadar subjektif ve Kurân kadar objektif iki unsur arasında dengede kalmaya çalışacağım...

Kurân’ın rehberliğinde bu dengeyi sağlamakta güçlük çekmeyeceğime dair bir güvene  sahibim!

Evet, artık hayal kapısından Kurân boyutlarına giriş yapabilirim. İlk görüntü perdeye yansıdı bile!

Hayal dünyamda önce bütün kitaplar buharlaştı... Bir tek Kurân kaldı!

Bu sınırsız gücün(hayal gücü) yetkisi ile hafızalara müdahale ettik ve hafızalardan tasavvuf adına ne varsa, hepsini sildik… Ne yolu kaldı; ne yöntemi… Ne mürşidi kaldı; ne müridi… Ne uçanı kaldı; ne de uçuranı!

“Tasavvuf, Sûfilik” gibi terimlerin bile silindiğini söylememe herhalde gerek yok?! 

Tabii olarak, İslâm tarihinden bugünlere yâdigâr ne Kâdirilik kaldı; ne de Nakşilik ve diğerleri!!

Hayal gücümüzün gerçekleştirdiği bu sınır tanımaz operasyondan -elbette- Tasavvuf Ana Bilim Dalı da nasibini aldı ve bu konuda ihtisas yapmış bütün akademisyenler bir anda ünvansız ve işsiz kaldı! 

Hayal gücümüzün sağladığı bu inanılmaz konfor sâyesinde, Kurân ile başbaşa kaldık!

Vechi tevcih (etmek)

Bu bağımsız okuma esnasında Enâm-79. âyete takıldık… 

Hz. İbrahim “innî veccehtü vechiy…” ile istikâmetini ilân ediyordu... 

"Ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri fatr eyleyene döndürdüm. Ben müşriklerden değilim.” 

“Yüz” kendi yüzüydü… “El-Fâtır”a vechini tevcih etmişti...

Ya “hanif” olduğu için yüzünü doğru adrese tevcih edebilmişti; ya da vechini tevcih edebildiği için “hanif” olmuştu??

Gâliba ikisi aynı şeydi: “Vechimizi O’na tevcih etmek”...

Vechi ikâme (etmek)

Ancak, Kurân bununla yetinmiyor; vechimizden daha fazlasını bekliyordu…

Rûm Sûresi 30. âyette “fe-ekım vecheke liddîni haniyfen…” buyurulurken, aynı sûrenin 43. âyetinde “fe-ekım vecheke liddîyn’il-kayyim…” şeklinde emir tazeleniyordu!

Din “kayyim” idi ve dîn-i kayyime hanif olarak vechimiz (yüzümüz) ikâme edilmeliydi!?

Vechi islâm (etmek)

Bu talepleri karşılayabileceğimi hayal ettim… Ancak, bu hülya da kısa sürdü! 

Çünkü, Kurân’da vechimizi ilgilendiren yeni bir aşama vardı… Bu aşamada kişi hanif olmanın dışında “muhsin” de oluyordu!

Bakara-112Nisâ-125 ve Lukman-22 âyetlerde “.. men esleme vechehû lillah..” kalıbından sonra hep “ve hüve muhsinun..” tanımlaması geliyordu…

Âyetler söz birliği içinde sanki şunu deşifre ediyordu… 

Hz. İbrahim’in hanif olarak başlayan yolculuğu “halîl” olması ile taçlanmıştı… Fakat, arada muhsin olmayı başarmak gerekiyordu…

Vechimizi Allah için islam ederek veya bir başka nüansla vechimizi Allah’a teslim ederek “muhsin” olabilmek yolunda hayal gücümü işletmeye başlamıştım artık! 

Allah muhsinleri seviyordu; “…ve ehsinû” buyuruyordu Bakara’nın 195. âyetinde!

O’nun rahmeti muhsinlere yakındı… (Ârâf:56) 

Çünkü onlar, bollukta ve darlıkta infak edebiliyorlar; öfkelerine yenilmiyorlar ve insanları affedebiliyorlardı… (Âli İmran:134)

Kurân’da sayısız ihsan örneği sunuluyor ve muhsinler açıkça taltif ediliyorlardı…Bu durum, ister istemez bazı soruları gün yüzüne çıkardı… Öyle ya, neden nefsimizden değil de hep vechimizden bahsediliyordu?? 

Yâni, neden nefsimizi değil de vechimizi dîni kayyime ikâme ediyorduk ve neden nefsimizi değil de vechimizi Allah için islâm/teslim ediyorduk???

Oysa, Kurân belki de yüzlerce âyette nefs kelimesi ve türevleri ile açıklamalar getiriyordu… 

İlgili âyetler incelendiğinde nefs kelimesi mânâ olarak sanki daha somut olandan bahsediyordu?? Sanki, vech kelimesi nefsimizden çok bizi temsil edendi ve fakat daha gizemliydi?!

Bizim bir sîmâmız vardı… Ancak, vechimiz o değildi! Sîmâ da vechimizin bir yansımasıydı! “Sîmâhüm fî vücûhihim min eser’is-sücûd…” (Feth:29)

Allah aşkına neydi “vech”in hikmeti?!

Evet, kelime olarak "vech" yüz mânâsına geliyordu… Peki bu her şeyi açıklamaya yetiyor muydu?? 

Yetmiyordu!!

Li vechillah

Nasıl olsa, Kurân ile başbaşaydım;araştırmaya devam ettim.

Gördüm ki, İnsan Sûresi 9. âyette bazı insanlar, besledikleri insanlardan teşekkür veya bir başka karşılık beklemeden, bunu sâdece li vechillah yapıyorlardı…

Rabb'in vechini ibtiğa

Bazıları da Rabbin vechini ibtiğa ederek güzellikler ortaya koyuyorlardı…

Salâtı ikâme ediyorlar; gizli âşikâr infakda bulunuyorlar; kötülüğü iyilikle savıyorlardı!

Râd:22 ve Leyl:20 bunu dileyenlere tahsis edilmişti… “İlle’btiğae vechi rabbih’il-e’lâ”

Acaba, bu âyetlerdeki "vech" Rabbimizin rızası mıydı? Yoksa, rızâyı da içine alan daha soyut bir anlatım mıydı???

Üstelik, ben daha insanın vechine ilişkin tatmin edici cevaplara ulaşmış değildim?!

AncakBakara:207′ye ve 265′e baktığımda Yaradan’ın rızâsını (vechini değil) orada açıkça gördüm: “İbtiğâe merdâtillah….”

Peki, Allah’ı hoşnut (razı) etmeyi istemekle, onun vechini ibtiğa etmek arasında fark olmadığını düşünebilir miydik??

Bunu düşünmemize müsâde edilseydi; bu ifâde farklılıkları olur muydu??

Okumaya (İkra ve rabbüke’l-ekrem) devam ettim…

Allah'ın vechini irâde, murâd (etmek)

Evet, bir kısım insanlar da vardı ki Allah’ın vechini murad edinmişlerdi… Bu durumlarına paralel sergiledikleri ameller, hep daha âdil bir dünya içindi… Cenâbı Mevlâ hem amellerinden hem de niyetlerinden birbirini tâkip eden iki âyette bilgi veriyordu..

“… yürîdûne vech’ALLAH…” (Rûm:38)

“…türîdûne vech’ALLAH…” (Rûm:39)

Vechini islâm etmekten başlayarak; Allah’ın vechini murad edinmeye kadar okuduklarımda yer alan insan modelleri, hep dünya ve insanlık için daha güzelini eyleme dökebilen niteliklerle anılıyorlardı… Ortak özellikleri buydu!

Rabbimiz, bir vech meselesi olarak farklarını ortaya koymuştu; ama ben farkları kavrayabildiğimden pek emin değildim?!

Rabb'in vechini irâde, murâd (etmek)

Benim anlayışım kıttı… Ancak, Allah’ın izniyle aşarım ve bir gün anlarım ümidim çoktu!

Bu ümidin verdiği enerji ile hayal gücümün koruma altına aldığı bu Kurânî dünyadaki seferim, En’âm Sûresi’nin 52. âyeti ile karşılaşınca zorunlu olarak son buldu!

Böyle olunca, her şey eski hâline dönüverdi!!

Allah’ın Resûlünü zâlimlerden olma tehlikesine karşı uyaran bir âyetti En’âm:52! Dahası 53. âyet bir fitnenin varlığından bahsediyordu!

Bazı insanlar vardı ve onlar Allah’ın değil -kelime olarak- Rabb'in vechini murâd edinmişlerdi ve seherde gecede O’nu çağırıyorlardı…

“… ellezîne yed’ûne rabbehüm bi’l-ğadâti ve’l-aşiyyi yürîdûne vechehû…”

Peki, bunda ne mahzur vardı ki Peygambere onları kovmaması, “velâ tadrud” açıklığında emrediliyor ve aksi durumun zulüm olacağı hükme bağlanıyordu??

Bununla da bitmiyordu… Kehf:28′de aynı insanlar hakkında Peygambere ve onun şahsında bize yeni tâlimatlar veriliyordu…

“V’asbir nefseke ma’a…” emriyle onlarla beraber veya onlara karşı (?) sabırlı olması; “..velâ ta’dü aynâke anhüm…” emriyle de gözünün onların üstünde olması veya gözlerini onlardan ayırmaması isteniyordu??   (Devam edecek...)

Neyzen Semazen

Not: Âyet numaralarının altında, meallerine ulaşmanız için linkler verilmiştir.

27 Kasım 2011 Pazar

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / I*



Hatırlarsanız, "Kurân Senin İçinde" başlıklı makalemizde Sayın Yusuf Kaplan'a ve kendi yazılarında gündeme getirdikleri "ümmîleşmek" kavramına atıfta bulunmuştuk.

Sayın Kaplan, kendi "ümmîleşme" tanımını ortaya koymuştu ve sözünün en başında merhum Mehmet Âkif Bey'in "ilhâmı doğrudan Kurân'dan almak" ilkesine itirazını sebepleriyle izah etmişti.

Biz de bu itiraza itiraz etmiştik!

Ümmîleşmenin ancak ilhâmı doğrudan Kurân'dan almakla mümkün olabileceğini; Peygamber Efendimizden sonra başka usulde ümmîleşmenin mümkün olamayacağını iddia etmiştik!

Yâni, bizim ümmileşme dediğimiz şey, Kurânî Zekâ'mızı etkinleştirmek ve seviyesini imkân/nasip ölçeğinde yükseltmek demektir! Kurân'daki zekâ ile bizdeki zekânın kilit/anahtar uyumunu yakaladığı özel bir seviyeden bahsetmektiyiz. Bu özel durum, ümmîleşme hedefini de karşılamakta ve içine almaktadır!

Şimdi, bunu Aralık 2007'de kaleme aldığım bir Kurân incelemesi ile somutlaştırmaya ve örneklemeye çalışacağım...

İkinci ve üçüncü bölümlerde, ilhâmı doğrudan Kurân'dan almanın ve bu yolla ümmîleşmenin nasıl olabileceğine dair sizlere fikir verebilecek bir inceleme okuyacaksınız...

Biz bu incelemeyi, zamanında tasavvuf/tarikat süreçlerini tamamen inkâr eden ve bunu Kurân'ı referans alarak yaptığını söyleyen bazı insanlara karşı kaleme almıştık!

Yani, onlar ilhâmı doğrudan Kurân'dan aldıklarını zannediyorlardı?! Maalesef, buna rağmen bir türlü ümmîleşemiyorlardı?!

Diğer taraftan, tasavvuf/tarikat süreçlerini tecrübî olarak yaşayan ve hallerinden memnun oldukları için itirazlara   kayıtsız kalan veya tepeden bakmayı tercih edenler vardı...

Onlar da, nihâyetinde "Ben ol da, anla!" diyorlar; muhataplarını "doğrudan" Kurân'a yönlendiremiyorlardı!

Hülâsa, "ilhâmı" nereden ve nasıl alacağımız yeni bir tartışma değildir! Ancak, artık bu tartışmanın sonunu getirmeliyiz ve nihâî delillere, ispatlara ve metotlara ulaşabilmeliyiz!

Yoksa, dînimizden ve dînî kaynaklarımızdan bin sene daha ilim yerine sâdece "edebiyat" tahsil ederiz?!


Neyzen Semazen


*Tasavvuf literatüründeki "teveccüh"ten bahsetmiyoruz!

20 Kasım 2011 Pazar

Dünyanın İlk ve Tek Kurânî Zekâ Projesi



Değerli Blog Okurum,

Orada mısınız ve eğer oradaysanız kaç kişisiniz bilmiyorum?! Buna rağmen, "Kurânî Zekâ"yı işlemeye devam ediyorum!

Bugün, bu yazımda sıra dışı bir şey yapalım ve Kurânî Zekâ'yı peyderpey ortaya koyacak olmama rağmen, istisnâ olarak yüksekten uçalım!

Metot olarak takip ettiğimiz "basamaklandırmayı" bu yazıda terk edelim ve çok yüksek basamaklara geçici olarak terfî edelim...

Rabbânî nasîbimizmiş;  2010/2011'de araştırma projesi hüviyetinde dünyanın ilk Kurânî Zekâ projesini -üzerinde çalışmak ve geliştirmek üzere- ülkemizdeki ilgililerine "sinopsis" halinde teklif ettim!

O sinopsiste,  araştırma statüsünün "teolojik keşif" olacağını söylüyordum!

Araştırmanın niteliği için şunları not ediyordum sinopsiste:

"Araştırma nitelik olarak sıra dışıdır! Çünkü, bilimin ürettiği yapay mucizelerden farklı olarak, Mucize'nin ürettiği bilim alanında yer alır!

Kurân mûcizedir! Kurân'dan doğan bilim alanı henüz tanınmış değildir! İlâhiyat alanında bilinenler ve üretilenler bu alana ait değildir!"

Bu rakım iyi geldiyse devam edelim derim?!

Ardından, araştırmanın metodunu ortaya koyuyor ve yukarıda söylediklerimi anlaşılır kılmaya çalışıyordum...

"Kurân’ın sembolizmi, şifreleri, kilitleri ve anahtarları vardır. 

Bu çalışmada olduğu gibi holistik verilere, değerlere, sabitlere ulaşılmak hedeflendiğinde Tefsir ve Fıkıh metotları yetersiz kalır. Bu bildik metotların alanı, bugün akademik alandır.

Akademik alanın ve olanın dışında, Kurân’a erişebilmek TE’VİL ile olur. Bunun ise okulu yoktur! Tıpkı mucitliği öğreten bir okulun bulunmayışı gibi!

İcat kendini ispat eder ve sahibini mucit yapar. Te’vil de böyledir.

Te’vil tamamlandığında mucize açığa çıkar. Mucizenin görünür olması te’vilin sağlamasıdır. 

Bu anlamda, Kurân’a ait, te’vil yoluyla ulaşılan her bir mucize, te’vilin metot olarak müstesna ve müstakil yapısını da açığa çıkartır.

Te’vil bir çeşit anahtar ise, her bir Kurân mevzuunda tek bir anahtarla kilitleri açmak kabil değildir. Yeni kilitlere yeni anahtarlar bulmak icap eder!

Bir başka ifade ve benzetme ile ampulü icat ederken tutulan yoldan bir de telefon icâdı beklemek mümkün değildir!

İcâda giden yolda yapılan her bir deney ve denemenin mûcidi yönlendirmesi gibi, Kurân da te’vile çalışan zekâları, kilitleri açacak anahtarları üretmek üzere yönledirir."

Bu çok özel yoldan giderek, Kurân'a göre "Ribâ Yasağı"nın bütün kodlarını ve hatlarını belirlemeyi, Ribâ'nın Kurân'daki mutlak tanımına ulaşmayı ve böylece faizsiz finans alanında tek teori ve tek pratik hedefine ulaşmayı istiyor ve hesap ediyorduk!

Sinopsiste, araştırma/geliştirme/projelendirme safhalarını detaylarıyla tek tek tasarlamıştık! 

Öyle bir süreç işleyecekti ki, bir safhadan sonra dünyanın dört bir tarafından ilâhiyatçılar ve iktisatçılar bu konuyu tartmak, tartışmak üzere müdâhil olabileceklerdi... (Detaylar mahfuz!)

Muhtemelen, bu özel Kurân modeli karşısında bir çok ilâhiyatçı iman tazeleyecek ve bir çok batılı iktisatçı da İslâm'da karar kılacaktı?! 

Bir mektup, bir makale ve bir de sinopsisten oluşan bu proje teklifimi birinci dereceden yetkililere aşama aşama ulaştırmaya ve ilgi düzeylerini görmeye çalıştım!


İlk muhatabımın duyarsızlığı karşısında acı bir fren yaptım! Çünkü, bu nevî meseleler çift yönlüdür! Zâhir ve Bâtın arasında kuvantum irtibat vardır! Dolayısıyla, kutsiyet kaçınılmazdır!! 


Kutsiyet taşıyanı ayağa düşürmekten sakınmak gerekir!! Saygıda kusur edeni silkelerler!! Borsada silkelenmeye hiç benzemez!!

Derin tefekkürler ardından, bir zaman sonra diğer muhataplara da projeyi takdim etmeye çalıştık. Yüksekten uçtuk ama aşırı hız yapmadık!!

Maalesef, birinci derecede yetkili ve sorumlu muhataplarım, mektuplarımı cevapsız bırakacak kadar âdâba mugayir davrandılar! 

Mâliyetini şahsen üstlendiğim uzunca bir süreçten sonra, artık yeni ve yetkili muhataplar arayacağımı  zannetmiyorum!!

Muhataplarımın "yetkili" olmalarına rağmen "ilgisiz" kalmalarından bîzar, dünyanın ilk ve tek Kurânî Zekâ projesini ilâhî murâda havale ediyorum!

"Elin gâvuru" milyarlarca avroyu Tanrı Parçacığı'nın (Higgs Bozonu/Parçacık Fiziği/CERN)  peşinde harcasın; biz "cennetlik müslümanlar" Tanrı Buyruğu'nun* (Kurân) peşinde sadaka kültürü ile patinaj yapalım?!

Encâmımız hayrolsun!

 Neyzen Semazen

* Ömer Rıza Doğrul'un yazdığı Kurân mealinin ismi...

15 Kasım 2011 Salı

Kurân Senin İçinde



Bir itirazla başlayalım yazmaya...

Şöyle diyor Sn. Yusuf Kaplan: 

"Akif'in deyişiyle, 'Kur'ân'dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı' önermesi, bizi, çağ körleşmesine mahkûm etmekten başka bir yere götürmedi, götüremezdi de zaten. Aslolan asrın idrakini kırabilmek ve aşabilmek; İslâm'ın idrakini asra / çağa sunabilmektir. Başka bir deyişle, İslâm'ın kendi çağını kuracak idrakiyle çağla konuşmak, İslâm'ın idrakini çağa konuşturmaktır. Asrın idraki, idrakinizi konuşacağınız idrak konumuna yükseldiği sürece, sizin idrakiniz değil, siz ilhamınızı Kur'ân'dan aldığınızı söyleseniz de, asrın idraki konuşur. Sonuçta, ortada İslâm'dan, yani sizin idrakinizden eser kalmaz."1

Hayııır! Hayır!

Merhum vatan şairimizin ruhaniyeti rencide olmasın diye itiraz etmeye mecburum!

Sorun,  “asrın idrâkini esas almak”  olamaz! Hitap edeceğiniz devrin şartlarını temsil eden asrın idrâkini esas almadan aynı dili konuşamazsınız! Dolayısıyla, bahsi geçen “çağ körleşmesinin” sebebi bu olamaz!

Dert ve körleşme, Kurân’dan ilham alma yetersizliğimizden doğmuştur! Kurân’dan lâyıkıyla ilham alamamışızdır ki, asrın idrâkine İslâm’ı  söyletmiş olalım?!

Aynı makalesinde,  Sn. Kaplan “Ümmîleşmek”ten bahseder.  

“Çağdan kurtulmak, çağa girmek ve çağı aşmak, ancak tıpkı Efendimiz'in (sav) yaptığı gibi ‘ümmîleşmek’le mümkün olabilir. Ümmîleşmek, sırasıyla, ön almak, ön açmak ve öne koyulmak demektir.”

Ona göre, çağ körleşmesini aşabilmenin anahtarıdır ümmileşmek!2

Yusuf Kaplan, İslâm dünyasının “semantik intihar” biçiminde çağa çakıldığını ve bu yüzden Kurân ve Sünnet’e lâyıkıyla dönmenin imkânsız olduğunu düşünür. 

Değerli yazar, birkaç gün süren yazılarının en sonunda konuyu şu cümlelerle bağlar…

“…yani ‘peygamberimizle’ çağdaşlaşabildiğimiz ve ‘peygamberimizi’ çağdaşımız kılabildiğimiz zaman, çağ körleşmesinden kurtulabilir, varış noktasıyla kalkış noktasını buluşturabiliriz. İşte o zaman, çağrımızın çağını kurma sürecinde bir mesafe katedebiliriz.”3

Yusuf Bey’in üç yazıda kaleme aldığı konuyu zihnimde şu şekilde toparlamaya çalıştım…

“İslâm’ı asrın idrâkine söyletebilmek/kabul ettirmek için Kurân ve Sünnet’e dönmek şart! Ancak, bunu asrın idrâkinden arınmadan yapmak mümkün değil! Bu arınmanın yolu ise ümmileşmek!”

Belki de bu yüzden Ali Bulaç Bey’in bir makalesinde göze çarpan “hanif ruhlu insanlarvurgusu ile “ümmileşmek” ihtiyacını bir arada değerlendirmek icap edebilir?! Ayrıca Sn. Bulaç, “nübüvvet geleneğine dönmek”ten5 bahseder!

Tabii, ümmileşmenin nasıl olacağı konusunda Yusuf Bey’in önermesini merak ederek makalelere dikkatle baktığımda, şu satırlar dikkatimi çekti…

“Çağın ağlarından ve bağlarından kurtulabilmemiz, yani ön alabilmemiz için tâatullah makamını geçmemiz; çağın içine girebilmemiz ve ön açabilmemiz için ma'siyetullah sürecini başarıyla aşabiliyor olmamız; öne koyulabilmemiz, öncülüğe soyunmayı hakedebilmemiz için de hablullah'a sarılmamız şart. Başka bir deyişle, bütün zamanları seferber edebilmemiz, bütün zamanları kendi çocuğumuz kılabilmemiz ve bütün zamanların çocuğu olabilmemiz gerekiyor.”2

Bu satırlarda tasavvufî bir lisan görüyorum! 

Eğer böyle ise, bu tasavvufî süreç ümmîleşmeyi hakikaten temin edebilecek ve “semantik ihtiharımızı” önleyebilecek midir?!

Bana göre, hayır!!

İslâm tasavvufunun birey ve cemiyet hayatına getireceği mânevi kalite, İslâm’ın asrın idrâkine sunabileceği şeylerden yalnızca biridir! Çağ körleşmesini birey ve cemiyet düzeyinde aşmamıza yetecek enerjiyi sağlayacağından benim de şüphem yoktur! 

Zâten, İslâm’ın yaşanmış ve devam eden bir tasavvuf serüveni vardır! Ancak, 21 ve gelecek asırların idrâkine söyleteceğimiz İslâm'ın, Kurân’ın henüz keşfedilmemiş ve onun îcâzından doğan ilimler ve feyizlerle beslenmesi şarttır!

Resulullah Efendimizin 23 yıllık risâlet ve Kurân hayatından sonra artık “ümmîleşmek” ancak ve ancak Kurân’dan doğabilir ve Kurân’a dayanabilir!

Resulullah Efendimizin ümmîliği nevi şahsına münhasırdır ve tektir! Bizlerin ümmîliği ise Kurân şartına bağlıdır!

Dolayısıyla, Sn. Kaplan’ın “peygamberimizle çağdaşlaşabilmek ve peygamberimizi çağdaşımız kılabilmek” tasavvuru doğrudan Kurân’a bağlıdır!

Yani, bizler daha en başta akordumuzu Kurân ile yapmak ve başından sonuna kadar hep Kurân ile yol almak durumundayız! 

Çünkü, ilmin bir nokta olduğuna vukûfiyet kişiyi hem ümmî kılar hem de âlim kılar! 

Kurân, o noktadan o noktaya bir okumadır! O “nokta” Kurân’dadır!

“Doğrudan Kurân’dan ilham almak ve asrın idrakine İslâm’ı söyletmek” de herhalde bu olsa gerektir! 

Maalesef, bugüne kadar Kurân ile “doğrudan ilham ilişkimiz” özürlü olduğu veya sınırlı kaldığı için asırların idrâk seviyeleri karşısında çok hırpalandık ve hatta dînimizden soğuduk! (Semantik İntihar!)

Oysa, durum tam şarkıda söylendiği gibi… “Ben gurbette değilim; gurbet benim içimde!6

Bizim asırlar karşısındaki gurbetimiz, Kurân ile doğrudan ilham ilişkimizi fark etmemiz ve kuvvetlendirmemizle son bulabilir! Bu gerçekleşinceye kadar Kurân gurbettedir ve biz de gurbetteyiz! Şu farkla ki, Kurân’ın gurbeti bizim içimizdedir!

Bu yüzden “ümmîleşmek” ihtiyacımızı fark edenlere, şarkıdan nazîre “Sen gurbette değilsin; Kurân senin içinde!” diyerek hitap etsek yeridir!

İçimizdeki Kurân’ı, QQ (Kurânî Zekâ) ile tanımlıyoruz. (Hepsi bu değil!)

Bir gün bir yerde “hanif ruhlu” bir “ümmî” bulursanız, biliniz ki onun QQ’su çok yüksek olmalıdır!

Zîra, Peygamberimizden sonra artık Kurân dışında bir yolla hanifliğin ve ümmîliğin asrın idrâkine yön verme kudreti yoktur!

Son söz olarak,  yine şarkıya nazîre:

Ben gurbette değilim; Kurân benim içimde!

Hadi, siz de söyleyin!

Hep birlikte!!

Neyzen Semazen

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kurân size damladı mı?



Sanal dünyada mâlumâta ulaşmak ve onu paylaşmak,  hayalleri aşan seviyede kolaylaşınca ve hız kazanınca, dînimizi bilmek ve araştırmak ihtiyacımız da gün yüzüne çıktı.Her zaman hissettiğimiz bu ihtiyacın karşılanabilmesinin yolları çoğaldı ve geçmiş zamanlara kıyasla daha ziyâde çeşitlendi...

Bu çoğalış ve çeşitlenme o kadar büyük bir ivme ile gerçekleşti ki, ister istemez "kalite" gerilerde kaldı. Sanal dünyanın sınırsız vusûlü, "usûl"ü harcadı gitti!

Tahminim ve ümîdim odur ki bu zaafiyet kalıcı olmayacak ve "usûl" ile elbet bir gün buluşacağız!

İşte böyle bir sanal trafikte, bana da bazı sorular yöneltildiği ve cevaplar istendiği olmuştu... 

2007'nin ikinci yarısında gelen bir soru şöyleydi:

"Kim Kurân'dan ne anlıyorsa öyle uygularsa, ama bunda gerçekten samimi ise ona sizce mesuliyet var mı? Eğer varsa, illa o insan birilerine mi uymalıdır? Peygamber hayatta olmadığına göre, ondan daha iyi de Kurân'ı kimse anlamadığına göre…???"

Bizim cevabımız şuydu... 

"Kendisinden daha bilgili olanlardan yararlanmak zarureti vardır. Dikkat lütfen, mükellefiyet demiyoruz; zarûret diyoruz. Özellikle buna vurgu yapıyoruz...

Çünkü, daha bilgili olanın ilminden yararlanmak mükellefiyeti eşyanın tabiatından doğan bir zarurete dayanmaktadır...

Herkes müslüman olabilir ve fakat herkes her konuda âlim olamaz.. Herkesin dinde âlim olmasını beklemek, herkesin peygamber olmasını beklemek kadar mânâsızdır…

Önemli ve gerekli olan dînimizi ve Kurân’ımızı daha güzel ve esaslı kavrama yolunda ilminden yararlandıklarımızın bir müddet sonra (meselâ asırlar sonra) tabular hâline gelmemeleridir… 

Bu ise, müslümanın bütün ilmî yetersizliğine rağmen Kurân ile irtibatını son nefese kadar yoğun tutması ile mümkündür... 

Yâni, bilmediklerimizin farkında olacağız, bilenleri bulup danışacağız ve hatta tâbi olacağız ve fakat her zaman ve her zaman Kurân ile direkt irtibat hâlinde olmaya ve kalmaya devam edeceğiz...

Dîne ait sorularımıza cevap verenler ve hatta çözüm üretenlerin varlığını Kurân ile direkt irtibatımızın yerine ikâme etmeyeceğiz… Yâni, Kurân ile irtibatımızı direkt oluştan dolaylı oluşa çevirmeyeceğiz… 

Yâni, müslüman olarak Kurân’ı ve İslâmı anlama, yaşama, kavrama yolunda ehline müracaat edeceğiz; ehliyet sahiplerine saygı duyacağız ve onlardan yararlanacağız. Ancak Kurân ile yaşadığımız aşkı dolaysız yaşayacağız… 

O zaman biz de kendi hissemize düşücek nice feyizlerle arınacağız, güzelleşeceğiz, yenileneceğiz…"

İşte bu çerçeve içinde, Kurânî Zekâ'mız (QQ)  varlık belirtisi gösterebilir!

Her birimiz QQ'muzun mevcut seviyesine ve gelişimine bağlı olarak Kurân ile özel bir bağlantı kurabiliriz! Bu sâyede, Kurân âdetâ bize de nâzil olur!

Kurânî Zekâ'mız kıpırdamışsa, Kurân da bize damlaya başlamış demektir... 

Bu Kurân damlaları kişiyi "âlim" yapmaz! Fakat, nice "âlimler"(?) vardır ki Kurân onlara belki de hiç damlamamıştır?!

Bizim temas ettiğimiz Zekâ-Kurân ilişkisi, "damlamak" mecâzından anlaşılacağı üzere yolun en başında ihtiyaç duyacağımız bir zekâ kıpırtısının karşılığıdır... 

Kurân ile kurulacak bu dolaysız bağlantıların müslüman toplumlarda artışıyla, QQ'su yüksek gelecek nesilleri hayâl etmek mümkün olacaktır!

Kendimiz ve gelecek nesiller için Kurân'ın i'câzına ilişkin iman tazelemek durumundayız!

Artık, Kurân karşısında uyuklayan bilinçlerimizi "damlalar" mesâbesinde olsa bile uyandırmalıyız! 

Kurân bize damlamazsa, geleceğe çağlamaz!

Neyzen Semazen

22 Ekim 2011 Cumartesi

Recim ile "Rejim" Arasında Kurânî Zekâ



Sayın Mustafa Akyol'un gazetedeki köşesinde "İslamcıların Sistem Tutkusu" tahliline, Sayın Hayrettin Karaman'dan tenkit ve tahlil geldi... (1)

M. Akyol, daha sonra "İslamcılık ve sistemcilik" başlıklı yazısıyla  Sn. Karaman'a mukabele etti.(2)

Makalesinin bir yerinde şöyle söylüyordu...

"Problem, sloganları aşıp detaylara girince gözüküyor. Mesela Hayrettin Karaman hoca, 'kurulurken, tarif edilirken Kur’an ve Sünneti temel kaynak olarak kullanmış devlet' diye tanımlıyor 'İslamî devlet'i. İyi ama Kur’an ve Sünnet’i kim yorumlayacak? Kıstas, Hanefilik mi, Vehabilik mi, Şiilik mi, 'tarihselcilik' mi olacak?

Kaldı ki aynı mezhep içinde bile nice zıt görüş var. Mesela Hayrettin Karaman hocaya göre 'recm yok'; Milli Gazete yazarı Ebubekir Sifil hocaya göre kesin var."(3)

Sayın Akyol'un bu tespiti fevkalâde yerindedir!

Hakikaten, fıkıh uzmanlarının "recim" konusundaki ihtilafları, "rejim" konusunda ittifaklarına izin vermeyecek kronik sorunlarımızın varlığına işaret eder. Bu ve benzeri ihtilaflara "rahmet" beklentisi ve iyimserliği içinde bakmak zamanı çoktan geçmiştir! Bu iflah olmaz iyimserliğin hayatta ve hakikatte karşılığı yoktur! Tarihte de olmadı!

Dindeki ihtilaflarımız için kullandığımız "rahmet" etiketi mecburiyetlerin getirdiği bir tevildi sâdece... İhtilaflarımızla ulaşabildiğimiz bir sonuç ve ihtilaflarımızın varlığına ve de çokluğuna cevaz veren bir model değildi!

Bu münâsebetle, geçen 14 asırdan sonra bile - bırakınız rejimi- recmi dahi ittifak halinde karara bağlayamıyoruz!

Çünkü, bizim klâsik ekoller içinde bulamadığımız ve örneğini göremediğimiz Kurân odaklı bir idrâke ihtiyacımız var!

Kurân'dan doğan ve Kurân'a varan bir idrâke ihtiyacımız var! 

Bu idrâkin bireylerdeki varlığına ve seviyesine Kurânî Zekâ (QQ)  diyorum ben... 

Bu zekâ, varlığıyla ve işleyişiyle tamamen Kurân'ın i'câzını hedef alır ve o i'câzdan beslenir! (Hepsi bu değil!)

Din tarihimizin -bütün ilmî branşlarında- bize miras bıraktığı literatür ortadadır. Literatürün bize taşıdığı içtihatlar, ihtilaflar da ortadadır!

Ancak, anlaşılan odur ki "recm" tartışmasında olduğu gibi ihtilafları çoğaltarak geleceğe taşımak,  rahmeti bol (!)  bir rutindir!?

Oysa, QQ'muz inkişâf ettiğinde göreceğiz ki, Kurân'da ve dolayısıyla İslâm'da bir cezâlandırma biçimi olarak "recim" yoktur ve de Kurân insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek kusursuz bir "rejim" önermekten ve modellemekten âciz veya uzak değildir!

Netice olarak, ne Sayın Sifil'in gittiği yoldan recmin varlığını ispat ile İslâm'a izâfe etmek kâbildir; ne de Sayın Karaman'ın gittiği yoldan İslâm'ın önerdiği "sistemi" keşfetmek mümkündür?!

QQ'muzun ilâhî lutuflarla inkişâfına ne kadar muhtacız! Bununla beraber, ihtiyacımızın farkında bile değiliz! Çünkü, biz  ihtilaflarla beslenen IQ'muzu çok sevdik!?

Bu yüzden, Kurân'a terfi edemedik!!

Dökülüyoruz, farkında mısınız?!

Neyzen Semazen

(1) Mustafa Akyol, "İslamcıların 'sistem' tutkusu" Star Gazete, 28 Eylül 2011 
       Hayrettin Karaman, "İlâhî Sistem ve Beşeri Sistem" Yeni Şafak, 2 Ekim 2011
       Hayrettin Karaman, "Batı ve İslâmî Maksatlar" Yeni Şafak, 6 Ekim 2011
       Hayrettin Karaman, "İslamcılık, siyaset ve ahlâk" Yeni Şafak, 7 Ekim 2011
       Hayrettin Karaman, "İslamcılık ve sistem merakı" Yeni Şafak, 13 Ekim 2011

(2) Mustafa Akyol, "İslamcılık ve sistemcilik" Star Gazete, 20 Ekim 2011


(3) Hayrettin Karaman, "Recim yoktur" Yeni Şafak, 27 Ağustos 2010
Hayrettin Karaman, "M. Ebu Zehra 'Recim Yok' diyor" Yeni Şafak, 29 Ağustos 2010
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-8" Milli Gazete, 2 Ekim 2010
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-9" Milli Gazete, 4 Ekim 2010
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-10" Milli Gazete, 9 Ekim 2010
 Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-11" Milli Gazete, 11 Ekim 2010  
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-12" Milli Gazete, 16 Ekim 2010 
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-13" Milli Gazete, 18 Ekim 2010  
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-14" Milli Gazete, 25 Ekim 2010
Ebubekir Sifil, "Karaman Hocanın 'Var'ları ve 'Yok'ları-15" Milli Gazete, 30 Ekim 2010