24 Nisan 2012 Salı

İslamî Bankacılık ve Gesi Bağları


'Hangi Bağın Bağbanısan'

Maksadı üzüm yemek olanın, bağcıyla işi olmaz! Ancak, bağcının da ürettiği ve sattığı üzümden emin olması gerekir?!

Gesi bağlarında dolanmak, her zaman şarkıdaki gibi melodik ve lirik değildir! Bazen, armudun sapı/üzümün çöpü sıkıntı verir insana... Hele hele, küresel finansın mayalama tekniklerinden etkilenen özel bir alanda faaliyetiniz varsa, üzüm suyu ile şarabı karıştırmak ihtimaliniz yüksektir! 

Bu yüzden, üzüm yerken ve yedirirken hangi bağın bağbanı olduğumuzu unutmamak gerekir!!

İslâmî bankacılıkta,  bağbanlığa "İslâm" kelimesi yön verir! 

Çünkü, bizim için "Riba yasağı" İktisat biliminden değil; Kurân'dan, yani İslâm'dan gelir!

Böyle olunca, Sezar/Tanrı ayırımını esas alan dünyada "İslâmî Bankacılık" büyük bir iddiadır?! Tabii olarak, İslâm büyüktür ve Sezar'a -istemesi halinde- öğretecek çok şeyi vardır!

Dolayısıyla, 50 yıllık İslâmî Bankacılık tecrübesi, din/dünya ve din/bilim buluşması/uyuşması için fevkalâde değerlidir!!

Riba yasağı iktisadi bir ilkedir ve bu sûretle, Kurân dünyaya İktisat öğretmektedir!

İslâm'ın gönüllü ve imanlı talebeleri olarak, iktisâdi etkinliğimizi tartacak "gönülsüz ve çok bilmiş" dünya karşısında sınav verdiğimiz gün gibi âşikârdır!

Bu münasebetle,  "katılım" içeren "faizsiz" bankacılığımızın 50 yıllık tecrübesinden çıkaracağımız sayısız ders vardır!

Biz de makalemizde, 2012'in ilk çeyreğinde tanık olduğumuz bir gelişmeden ders çıkarmaya çalışacağız. Takdir edersiniz ki ders çıkarmadıkça, dünya ders verme liyakatimizi sorgulayacaktır! Daha kötüsü, başarısızlığımız İslâm'a mâl edilecektir!

GES Ayrı, Gesi Ayrı

"Gesi Bağları" türküsünü bilmeyenimiz yoktur; ancak GES'den sâdece ilgilenenler haberdardır...

GES (Gelire Endeksli Senetler) ve GOS'u (Gelir Ortaklığı Senetleri) Rahmetli Turgut Özal'ın 28 yıl kadar önce tasarladığını biliyoruz. Devletin iç borçlanmada kullandığı GES'in  ihracı ilk kez 2009'da gerçekleşiyor.  

Senetlerin ihracından hemen önce, finansçı kimliği ve kariyeriyle Sn. Sami Uslu şu değerlendirmede bulunuyor.1

"Doğal olarak, yatırımcıya minimum getiri garantisi verilmesi söz konusu değil. Zira, böyle bir garanti, enstrümanı, tür olarak, getirinin önceden belirlendiği, bilindiği faizli tahvillere yaklaştırır. Halbuki, İslami esasa uygun her türlü finansal aracın getirisi ticari bir kazanca dayanmalıdır. Ticaretin en ayırıcı vasfı ise kâr veya zararın önceden bilinmemesidir. O kadar ki, 'Ticaret nedir?' sorusunu tek kelimeyle 'risktir' diyerek yanıtlamak yanlış olmaz."

İlk GES ihracının Ocak ayında gerçekleşmesinden sonra, Şubat ayında Sn. Hayrettin Karaman konuyu inceliyor ve Sami Uslu'nun ihtiyat kaydına rağmen "minimum getiri garantisi"ne şu izahı getiriyor.2

"İnsanlar bu senetlere rağbet etsinler diye devlet, kamu yararını ve devletin ihtiyacını gözeterek  'bu gelirler şu kadara ulaşmazsa üstünü ben tamamlarım' dediğinde bu teşvik ödemelerine benzer. Devlet fayda gördüğünde belli alanlara, karşılıksız olarak ödemede bulunabilir.

'Ben, belli KİT'lere ortak oldum, bunun gelirinden payıma düşeni alırım, ama kâr garantisinde faiz kokusu görüyorum, bunu almam' diyenler olursa, onlar da bu ödemeyi alır ve yoksullara dağıtabilirler.

Şuna da işaret etmek gerekir ki, normal durumlarda reel gelirin, senetteki asgari gelirden daha az olma ihtimali yok gibidir."

Görülüyor ki, Sn. Karaman Sami Uslu'nun ihtiyat kaydına açıklama getiriyor ve Hazine'nin taahhüt ettiği "asgari kupon getirisi garantisi"nde beis görmüyor.3

H. Karaman aynı makalesinde, bu senetlerin dört farklı Kamu İktisâdi Teşebbüsü'nün (KİT) gelirleriyle ilişkilendirilmiş olması sebebiyle "... devlet hakkı alım-satıma, bedel ile devretmeye konu olabilir mi?" diye sormuştur. 

Soru, Osmanlı'daki İltizam Usûlü esas alınarak cevaplanmış ve net olarak şu söylenmiştir.

"GES uygulamasının buna benzediğini ve meşru olduğunu düşünüyorum."

Üç Vakit Sonra

Nasıl olduysa, H. Karaman üç yıl sonra GES hakkındaki "dînî meşruiyet" kanaatinden caymış ve gazetedeki köşesinde şöyle yazmıştır.4

"Devlet vatandaşından borç para alır, buna karşı üzerinde faizi veya başka bir şekilde getirisi yazılı senet verirse 'faizli borç' almış olur. Verdiği getiri faizdir ve fertlerin birbirinden alıp verdiği faize nispetle manevi-dinî sorumluluğu daha ağırdır."

Dikkat edilirse, bu ifadelerde GES'in yatırımcı için anlamından ziyade, devlet için anlamı tahlil edilmektedir. Oysa, üç yılda devletin iç borçlanma senetlerinde ve kullanılan terminolojide hiç bir değişiklik olmamıştır.  Anlaşılan o ki, üç sene sonra bu senetlerin gelire endeklenmiş olmalarından ziyade, borçlanma senedi hüviyetine sahip olması H. Karaman'ın kanaatini ve fetvasını olumsuz etkilemiştir. 

Acaba, Sn. Karaman'ın Osmanlı'nın İltizam uygulaması hakkındaki müspet kanaati de değişmiş midir? 

Değerli fakih, yeni görüşlerini son makalesinde şu cümlelerle detaylandırmıştır.

"Özel görüşmelerde bazı ilgililere 'Bu senetlerin gelire endeksli senet (GES) değil, 'gelir ortaklığı senedi (GOS)' olması gerektiğini, maksat bu ise adının da böyle olması gerektiğini, ayrıca bu senetlerin 'devletin borçlanma enstrümanlarını çeşitlendirme' amacı ile ve borçlanma mahiyetinde olmaması, devletin hakkı olan bazı helal gelirlerin 'senet mukabilinde bedeli ile geçici devri' mahiyetinde olması gerektiğini ısrarla söylemiştim."

Adımız Çıktı Dokuza

Nitekim, üç yıl sonra "bazı ilgililerin" konu hakkında değişen yaklaşımları basına haber olmuştur. 

"Dikkat haram yiyorsunuz!" başlıklı Vatan Gazetesi'nde çıkan  habere, katılım bankalarının GES portföylerini "Sukuk: Kira Sertifikası"na tahvil etme istekleri  konu olmuştur.5 

Ayrıca, Sn. Karaman'ın GOS tanımı ile Hazine'nin iç borçlanma senetlerinden olan ve değişken faizli tahvil niteliğini haiz GOS'u  arasında fark vardır?! Bu nedenle, "bazı ilgililer" GES portföylerini GOS yerine Sukuk'a tahvil etmek istemektedirler.6

Tabii, bu arada katılım bankalarının portföyünde 984 milyonluk GES birikmiş ve bu senetlerin Tl bazında 3 aylık ve Dolar bazında 6 aylık hasılat payları "gelir" kaydedilmiştir. Yani, Sn. Karaman'ın değişen son görüşüne göre "haram" yenmiştir?!

Bütün bu olanların, yazarın yukarıda geçen ifadelerinden anlaşılacağı üzere, maksat birliğine rağmen rivâyet çeşitliliğinden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz! 

Senetlerin adı GES mi olsun, GOS mu olsun...?! Mahiyeti, devletin hakkı olan gelirleri senet mukabili devretmesi olsun da,  borçlanma maksadı olmasın...?!

Anlaşılan, GES serüveni kanaat/içtihat/fetva/icra süreçlerinde yaşanan çok ağır sorunların varlığını haykıran ibretlik bir vak'a olmuştur!

Bizim tafsilatını aktardığımız süreci, "bazı ilgililer" şöyle özetlemektedirler... 7

"Söz konusu olayın aslı şöyledir. Hazine tarafından ihraç edilme kararı verilen Gelire Endeksli Senetler, daha önce Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın uygun görüşü üzerine katılım bankaları ile birlikte diğer bazı banka ve kuruluşlar tarafından  satın alınmıştır. Ancak bilahare uygulama aşamasında ortaya çıkan ayrıntılar sonrasında, GES’lerin bazı bakımlardan diğer devlet iç borçlanma senetlerinin özelliğini taşıdığı şeklinde Sayın Karaman’ın kanaati değişmiştir."

Özür Kabahati Solladı

Kısacası, GES uygulamasında -daha önce bilinmeyen- sonradan ortaya çıkan ayrıntıların neler olduğunu anlayamadığımı ve bu ayrıntıların helâli haram yapan tesirine akıl erdiremediğimi itiraf etmeliyim. 

Hele hele, gazetenin "ikaz" yüklü başlığına ve haberine gelen tekzip metnindeki şu açıklamayı kavramaya,  QQ seviyem bile yeterli olmamıştır!

"Bu durumda bankalarımızın yeni görüşe kadar satın aldıkları GES’lerde faizsizlik prensibi açısından herhangi bir problem bulunmamaktadır. Yani eldeki GES’ler ilk görüşe dayanılarak alındığı için vade sonuna kadar herhangi bir meşruiyet sorunu oluşturmamaktadır."

İşte bu imkânsızdır!!

Eğer, GES getirisinin riba olduğundan eminseniz; tahsil etmediğiniz dönem getirilerini gelir kaydedemezsiniz... Çünkü, Baraka: 278 sâdece inzâl edildiği dönemi değil; bizleri de bağlayacak sûrette riba bakiyesini -tahsil etmeden- bırakmayı emreder! Hatta o kadar ki, diğer riba âyetleri "ribayı yemek" yönünde yasak getirirken, bu âyet el sürmeden bırakmayı vazeder! Dokunamayız bile!! 

Eğer, ortada riba varsa; yemeyip yoksullara dağıtmak seçeneğiniz dahi yoktur!! Tabii, eğer Kurân'ın yasakladığı Riba'yı biliyor; tanımı ve sınırları üzerinde hiçbir tereddüt taşımıyorsak...??

Bakara: 278"Ey iman edenler! Allah'tan sakının (korkun) ve eğer müminler iseniz ribadan arta kalanı (almadıklarınızı) bırakın!"

Bağbanlık Zor Zanaat

Maalesef GES serüvenimiz gibi, 50 yıla sığdırdığımız sayısız İslâmî bankacılık tecrübemiz Riba'yı Kurân ölçeğinde bilemediğimizi, kavrayamadığımızı açıkça göstermiştir.

Üzüm suyunu şaraptan ayırt edemez vaziyetimiz, ürettiğimiz Fıkıh ve usûlünün mîadını tamamladığına işaret etmektedir!  Fıkıh ve Tefsir'e ve diğer İslâmî ilimlere yön ve ruh verecek; Kurân'ın îcâzından beslenecek özel bir inkişafa ihtiyacımız var... 

İşte, inkişafın gerçekleşeceği bu alana Kurânî Zekâ (QQ) diyorum, ben!

Bir gün, hepimiz bundan bahsedeceğiz!

İnşaALLAH!

Bülend Sungur

15 yorum:

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Makaleyi okuyan bir dostumdan, bugün bazı sorular aldım. Meselenin, daha iyi anlaşılması maksadıyla dostumun sorularını ve kendisine verdiğim cevapları paylaşıyorum. Önemine binaen herkesin dikkatle okumasını tavsiye ediyorum.

SORU: Bakara 278'e gore "ribadan kalanlari bırakın " emri geregi kalani o bankaya mı yoksa fakire mi bırakın kısmında takıldım. Banka yerine devlet ise hic ellemeden bırakmak kısmına kalbim ısındı.

CEVAP: Makalede, sorularımızın cevaplarını belirleyecek "eğer riba ise" kaydı var! Bu "eğer" şartı çok önemli! Makale, ribanın ne olduğuna, nerede başlayıp nerede bittiğine dair İslâm dünyasının sayısız bilinmeyenin bulunduğunu anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla, herhangi bir konuda, riba fetvası verenlere diyor ki; eğer bunu riba sayıyorsanız, şu ana kadar tahsil edip yedikleriniz için yapacak bir şey yok; tevbeden başka! Ama, riba fetvası verdiğiniz konudan henüz tahsil etmediğiniz getiri varsa, o getirinin riba olduğundan kuşku duymuyorsanız, ona dokunamazsınız! Kime kalırsa kalsın; dokunamazsınız! Alıp, yoksula da veremezsiniz!! Eğer, riba ise!! Oysa, milyarlık fetva verirken dahi, neyin riba olduğundan emin değiller!! Bu münasebetle, riba saydıklarından gelen getiriyi gelir kaydetmeyip, fukaraya vermeyi öneriyorlar...

SORU: Ama banka ise hicbir kurusunu bırakmayıp ihtiyac sahiplerine vermek dogrusudur degil mi?

CEVAP: Sualinin, bana göre kesin cevabı şudur! Riba'yı Kurân'a göre yeniden keşfedinceye kadar neyin Riba olduğundan veya olmadığından yüzde yüz emin olamayacağız... Bu nedenle, banka faizinin tamamını tahsil ederek, fukaraya vermek uygun olanı... Eğer, bankadan gelenin Riba olduğundan yüzde yüz emin olsaydık; bunu da yapamazdık! Yani, el sürüp fukaraya da veremezdik!!

SORU:Katılım Bankası'nda kalan paralar icin katılım hesabına kaydettirip "kar payi" alınması kısmı ile alakalı ne yapayim? Yani uzum suyu mudur? Sarap olmus mudur? :))

CEVAP: Yine, yukarıda söylediğim esaslara göre cevap veriyorum. Bir de makaleyi bir daha gözden geçirmeni salık veriyorum. Katılım bankacılığına İslam dünyasının ihtiyacı var ve iyi ki varlar! Sorun, bu bankaların artan işlem hacimlerinin seyrine kapılarak, teori ile pratik arasında artan biçimde ortaya çıkan uyumsuzlukları tahlil etmekten kaçınmaları ve bu uyumsuzlukların köklü sorunların varlığına işaret ettiğini görmezden gelmeleri...

Bu ağır rehavetten kurtulacakları saate kadar mevcut işleyişleriyle dahi esaslı bir ticaret vurgusu yapmış durumdalar... Oysa, bildiğimiz bankacılığın "ticaret" kaygısı yoktur! Bu münasebetle, katılım bankalarına -hataları hariç- sahip çıkmalıyız! Vadeli hesabına tahakkuk eden kâr payını da alabilirsin; yiyebilirsin... Çünkü, ben bazılarının yaptığı gibi " O da faiz! Yok farkları!" demiyorum!! Ben diyorum ki, bu alternatif bankacılık çatısının cesameti daha fazla büyümeden nazarîyesini tamamlamalı; ihtilaf ve şüplelerinden tamamen arınmalıdır! Zannediyorum; sorularına senin istediğin tam karşılık yanında tafsilat da sunmuş oldum.

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Peki, İslâmî bankacılığın nazariyesini oluşturması; ihtilaf ve şüphelerinden tamamen arınması, rutin akademik faaliyetlerle mümkün olabilir mi??

Hayır; olamaz!!

İşte, bunun için Kurânî Zekâ'ya ihtiyaç var!

Bu yüzden, Proje La-Riba'yı tasarladık!

Dünyanın ilk ve tek Kurânî Zekâ projesini tasarladık!

N_S

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1081313&Yazar=METIN-ERCAN&CategoryID=101

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Bu makalemiz sebebiyle irtibat kurduğumuz ve faizsiz bankacılık konusuna hâkim bir öğretim üyesiyle uzun sayılabilecek yazışmalarımız oldu... Yazışmalar boyunca bazı eleştirilere ve sorulara muhatap kaldım... Eğer, izin alabilseydim, yazışmaları direkt kopyala/yapıştırla paylaşacaktım...

Faydalı olacağını hesap ederek, muhatabımın cümlelerine yer vermeden sadece kendi ifadelerimi içeren alıntıları paylaşıyorum...

Verdiğim cevaplardan hareketle soruları veya müzakere başlıklarını zâten tahmin edebilirsiniz...

.................................

İlke olarak "ahlak" temelli iktisat görüşünüze katılıyorum. Ancak, "ahlakî alan ve olan" subjektif algılara ve yorumlara çok açık... Bu münasabetle, "riba yasağı" gibi daha nesnel bir ilkeden yola çıkılması ve faizsiz bankacılığın da bunu hedef alması bana çok mantıklı geliyor. Yani, ortada bir yasak varsa ve bunu ihlal ederek kendi sistemini küresel ölçekte dayatmış bir düzen varsa; buna itirazın veya alternatifin "yasak merkezli" olarak gelmesi bence tabiidir.
............................

Kanaatimce, iktisat biliminin yeniden tanımlanması yönündeki beklentiniz/görüşünüz, İslam dünyasının henüz başarmaya çok uzak olduğu büyük bir hedef. Bendenizin çalışmalarını derleyip toplayan etiket Kurânî Zekâ... Riba yasağına ilişkin görüşlerimi ve La-Riba konulu araştırma projesi önerimi de şekillendiren bu etiket! Bana göre, önce Riba konusunda kesin netice alınmalı ve bu Kurân sâyesinde gerçekleşmelidir. Ardından İktisat biliminin yeniden tanımlanması, Kurânî bir seyir halinde zâten gelecektir...

............................

Hep aynı noktaya geliyor ve aynı soruyu cevaplamaya kendimi mecbur hissediyorum... "Tevhîdî esasa göre yeniden tanımlamayı kimler ve nasıl yapacaklar?? Tanımlar üzerinde ittifak nasıl sağlanacak?? Oysa, İslâm dünyasına -bâtıl olarak- ihtilafın rahmet olduğu garabeti yön veriyor... Yâni, İslâm dünyası antidemokratik ve azgelişmiş coğrafyasına inat, ilimde sonsuza kadar demokrasi istiyor... Yani, sonu gelmez tartışmalar/belirsizlikler/ihtilaflar içinde yol almayı rahmeti bol (!) bir rutin olarak benimsemiş görünüyoruz... İslâm'ı/Kurân'ı ve de ilmi fetva ölçekli algılıyoruz!

.................................

Bence, öncelikler konusunda olduğu gibi başlıkların belirlenmesinde de Kurân'a danışılmalı... Ancak, Kurânî Zekâ araştırmalarımın felsefesi olarak ortaya koyduğum gibi, bu işler olursa bilimsel keşif statüsünde olur ve ekipler/takımlar eliyle gerçekleşmez... Kurân kâşiflerine ihtiyacımız var! Keşif kavramının Kurân/İktisat/Bilim düzleminde hususiyetine kolayca vurgu yapabilmek için -teşbih yollu- İsmet Berkan'ın şu yazısına atıfta bulunmak isterim. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20151635.asp

.....................

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Kaldığımız yerden devam...
.............................
Efendim, bendeniz İslâmî İlimlerde sağlam altyapısı olan bir insanım... Bana ivedilikle tavsiye ettiğiniz Fıkıh Usûlü'nü, Tefsir ve Hadis disiplinlerine ait usul bilgilerini ve daha fazlasına ait temel eğitimimi bundan 25 yıl önce ikmâl ettim... O günden bugüne İslâmî ilimlerle irtibatım her anlamda devam ediyor... Toplumun birçok katmanında, benim seviyemde İslâmî ilimlerle ilgisi/bilgisi olanlara "Hoca" nazarıyla bakıyorlar... Buna rağmen, Fıkıh'ta bir "Hayrettin Karaman" veya Hadis'te bir "Ebubekir Sifil" değilim!
................................
Dolayısıyla, benim yaptığım özgün Kurân araştırmalarının içinde -bir yerinde- inceleme konusu olarak Riba meselesi yer alınca, konuya hâkim bir akademisyenimiz olarak, mesele hakkında -en radikalinden en marjinaline- nelerin deveran ettiğinden haberdar olmaktan memnun kalacağınızı düşündüm... Sizinle veya irtibat kurduğum/kuracağım adreslerle yazışmamın/görüşmemin/söyleşmemin gerekçesi budur...

Diğer taraftan, Kurânî Zekâ'nın kitabını kaleme almayı düşünüyorum; ancak ondan önce blog adresimde bu alana bir girizgâh sunuyorum... Sizin, mufassal mektubunuzda yer almayan bir ilimden bahsetmeye; varlığını unuttuğumuz bu ilmi ve tartışılmaz üstünlüğünü anlamaya/anlatmaya çalıyorum; çalışacağım: ÎCAZ! (Fıkıh ve Tefsir; müfessir ve müçtehidler (mutlak veya mukayyed)bu ilimden yararlanmamışlar; yararlanamamışlardır.)

Bu ilim bâkirdir ve Tefsir'den üstündür!

Bunun için, kaklaşık 20 yıl önce, Süleymaniye Kütüphanesi başta İstanbul'un yazma eser bulunduran bütün kütüphanelerinde kaynak taraması yaptığımı ve gün ışığı görmemiş; meçhul kalmış literatürü keşfe çalıştığımı hatırlıyorum...

Nihâî olarak, Kurânî Zekâ araştırmalarımın koordinatlarını İCAZ ve TE'VİL terimleriyle verebilirim. Bir İslâm Hukuku uzmanı sıfatıyla Abdulaziz Bayındır Bey'in "Ticaret ve Faiz" isimli eserinde TEVİL'den bahis açması ve bunu metod olarak önermesi fevkalade hayırlı bir gelişmedir... Bununla beraber; hedefi tam 12'den vuramadıklarını düşünerek hayıflanıyorum... Keşke vurabilselerdi de; bize söyleyecek söz bırakmasalardı...

Diğer taraftan, çalışmalarımın mevzii ve mevkiinin anlaşılması için Mustafa İslamoğlu beyefendinin çalışmalarına atıfta bulunabilirim... Aklıma ilk anda gelen bu iki değerli şahsiyetin çalışmalarıyla mukayese edilerek, bizim QQ araştırmalarımızın kıvamı, hedefi ve istikbâli hakkında fikir edinilebilir...

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Devam ediyoruz...

......................

Haklısınız; dînî alanı salt "bilim" olarak idrâke çalışmak akıllı işi değil! "İlahî" olanı, ruhaniyetimizle idrak edebiliriz ancak... Yoksa, zıvanadan çıkarız... Dolayısıyla, irfan/hikmet boyutlarına işaret etmeniz ve tasavvufa temas etmeniz bana göre de çok isabetli... Bununla beraber, İcâz temas ettiğiniz boyutların hem içinde hem de dışında! Yani, bu alan çok işlenmediği için hem ilâhiyatçılar hem de mutasavvıflar Kurân'ın İcâz perdesinden kayda değer seviyede haberdar değiller... (İstisna olanların varlığını elbette biliyorum...) Fakat, Kurân'ın İcaz'ı konusunu idrâk yolunda mutasavvıflar daha yatkın bir kumaşa sahipler... Çünkü, IQ'larına yön veren SQ'ları (ruhsal zekâ) sıradan müslümanlara göre daha ziyâde tekâmül etmiş... "Mutasavvıf" kelimesini özellikle tercih ediyorum... Tasavvuf yolunda emekleyenlerin SQ'ları için iyimser konuşmak imkânımız bulunmuyor...

..............................
İzninizle, biraz izâha çalışayım... Öncelikle, Te'vil'de muvaffak olmak için "sıradışı" ruhânî motivasyon şart... Bu münasebetle, Te'vil ilminde diploma verecek hiçbir okul bulunmaz! Kurân te'vilinin süreçleri ve neticeleri keşiflere/icatlara benzer; belki de tekabül eder... Te'vil, tahmin veya yorum değildir. Te'vil ortaya koyduğu kesin sonuçlar ve ispatlarla, tahminde bulunma ve yorum getirme etkinliğimizle devam eden belirsizliğe ve izâfiyete son veren ilmî düzeydir... Te'vil yoluyla elde edilen neticeden sonra, artık o meselede "mezhebimizin görüşü/bana öyle geliyor ki/ben böyle düşünüyorum" diye bir şey kalmaz!

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Devam.....

1) Rüyaların yorumlanması, yorumlamak halk tabiridir. Hakikatte, rüyalar te'vil edilir...

Büyük amcamın kendisi gibi yaşlı eşi geçen yaz vefat etmişti... Vefâtın üzerinden belki bir hafta geçmeden gördüğüm bir rüya beni oldukça tedirgin etti. Rüyayı, amcamın ailesinden yeni bir vefat olacağı şeklinde tevil ettim. Rüyamdaki malzeme, bana daha fazla detay vermiyordu. Yani, kimin vefat edeceğini kestiremiyordum. Bununla beraber, yakın tarihte ve o aileden bir ferdin vefat edeceğini "kesin olarak" söyleyebiliyordum. Nitekim, ilk vefatın üzerinden bir ay sonra, amcamın torunlarından birinin vefât haberini aldık... İşte bu Te'vil!.. Kesin sonuç!

Malzemenin sıhhatine ve tevil edenin vukufiyetine bağlı olarak, değişen yüzdelerde isabet dereceleriyle salt Te'vil sonuç verir...

2) Kurân'ın te'viline -mümkün olduğu kadar yüzeysel- bir örneği kendi çalışmalarımdan vermek isterim...

1400 senedir, biz literatürümüzden Hz. Şuayb'ın Hz. Musa'nın kayınpederi olduğunu öğreniyoruz... Tefsir ilmi, ipuçlarını değerlendirerek bu neticeye varıyor ve bu netice artık sorgulanmaz bir ezbere dönüşüyor... Pratik hayatımıza tekabül eden, güncelemizi belirleyen bir mesele olmadığı için bu bilginin yanlış olabileceği ihtimalinin peşinden gitmiyoruz... 14 asır sonra bendeniz, Kehf Sûresi'nde yer alan ve Hızır Kıssası olarak meşhur pasaj üzerinde başlayan bir araştırmanın açtığı yolda
ilerlerken, daha sonra adına "Peygamberler Protokolü" diyeceğim bir Kurân mûcizesini keşfediyorum... Bu keşifle, 14 asırdır peygamber olup olmadıklarına karar verilemeyen bazı Kurân şahsiyetlerinin durumunu kesin ve nihai olarak ortaya koyuyor ve aksi iddia edilemez biçimde ispat ediyorum... Bu arada, Hz. Musa'nın kayınpederinin Hz. Şuayb olmadığı da kesin olarak ortaya çıkıyor... Yine Te'vil ve yine kesin sonuç! Bunları kitabıma saklıyorum; Allah ömür ve imkân verirse; Kurânî Zekâ'da yer alacak...

Rüyaların tevilinden farklı olarak, Kurân'ın tevili yüzde yüz kesin sonuç verir. Çünkü, mucizedir ve tevil sahibini -sayısız sağlamayla- sonuca ulaştırır. Oysa, rüyalarımıza güvenmemizi güçleştirecek sayısız sorun olabilir... Ancak, Kurân'ın tasarımı sorunsuzdur! İcaz'dan beslenen Te'vil yolculuğu, bir keşif süreci olarak işlediğinden ya hep/ya hiç durumu vardır. Ya tevil yüzde yüz kesin sonuçla tamamlanır veya tamamlanmaz... Sonuç alınamaması halinde, eldeki bulgular o güne kadar literatürde birikmiş yorumlar/kanaatler hânesine bir yenisi olarak eklenir... Çözüm, bir başka bahara kalır...

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

......... Yani, Kurân'ın îcâzından beslenerek -Te'vil yoluyla- 1400 yıllık Hz. Musa/Hz. Şuayb ezberini bozmuş olduk. Böylece, bu konudaki "birikimi" reddetmiş olduk. Geçmişin devasa literatürünün üzerimizdeki tazyikine rağmen, "yeni ve özgün" bir şey ürettik ve de bu "gerçekçi" oldu; gerçek oldu... Proje La-Riba da böyle bir gerçek/gerçekçilik üzerine bina olmuştur! Yâni, Kurân mûcizedir; mucizeyi hayata yansıtmak sâdece geçmişin tekelinde değildir! Onlar bayrağı hatasıyla/sevabıyla bir yere kadar taşıdılar; mirasyedi gibi davranmak yerine, onlar gibi bayrak koşucusu olmak zorundayız! Çünkü, Kurân'ın "doğrudan" muhataplarıyız! Kurân karşısında kendimizi neden böyle "üvey" saydık?

Son iki paragraftaki görüşleriniz karşısında, benim verdiğim cevaplara ek olarak, blogta yer alan bazı makalelerimi dikkatinize sunmak istiyorum...

1 http://kuranizeka.blogspot.com/2012/01/kuran-antikaclara-ugramaz.html

2 http://kuranizeka.blogspot.com/2011/10/kuran-size-damlad-m.html

3 http://kuranizeka.blogspot.com/2011/10/kuran-arastrmalarnda-zeka-sorunu.html

4 http://kuranizeka.blogspot.com/2012/01/kuran-kapsna-cilingir-cagrlmaz.html

5 http://kuranizeka.blogspot.com/2011/11/kuran-senin-icinde.html

6 http://kuranizeka.blogspot.com/2011/11/teveccuh-kurandaki-tasavvuf-i.html (Bu inceleme 4 bölüm halinde...)

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Devam ediyoruz....

Aslında, bendenizi muhtelif isimlerden ayıran temel hususları yukarıda zikrettiğimi zannediyorum... Özellikle, verdiğim linklerden ulaşılacak makaleler bu yönde tafsilat sunuyor... Altını çizmek gerekirse, en temel husus, çalışmalarımın Kurân'ın İcâzı'ndan beslenen bir Kurân'a dönüşten bahsediyor olması... Meselâ, Yaşar Nuri Bey'in ve diğer muhtelif uzman/araştırmacı şahsiyetlerin İcaz/Te'vil merkezli çalışmaları/vizyonları yok... Yaşar Nuri Öztürk, Abdulaziz Bayındır ve M. İslamoğlu gibi Kurân'a dönüş vurgusu kuvvetli olan ilim ehlinin çalışmaları, geçmişten bize intikal eden tutarsızlıkları tespite ve bunlarla yüzleşmenin gereğine ve yol alınacaksa bunun yüzleşme sonrasında olacağını inanıyorlar... (Bu yüzleşme fikrine ben de katılıyorum...) Tabii olarak, kendilerinden geçmişin tutarsızlıklarını tenkit ederken; yerine daha tutarlı olarak neyin konulacağı sual edildiği için, kendilerinden tutarlı/tutarsız olduğu kamuoyunda veya ilim çevrelerinde tartışılan kanaatler sadır oluyor... Çok özel olmakla birlikte, Y. Nuri Bey'in çizgisindeki sakıncaları görüyor; kendisi ve etkiledikleri için zaman zaman üzülüyorum... Bununla beraber, bazı ezberlerimizi tartışmaya açmış olmalarında hayır görüyorum... Yani, Y. Nuri Bey'in ihtilafındaki rahmeti görmeye çalışıyorum... :)

..........................


Muhtemeldir ki, bir çok konuda Bayındır Hoca ile kanaat birliği yapmamız mümkün olmaz... Meselâ, tasavvufî alanda... Bununla beraber, bu alana has görüşleri sebebiyle Bayındır Hoca'yı kınamam... Kınadıklarım sûfîlerdir! Çünkü, sufîlerimiz eleştiriler karşısında "Ben ol da anla!" diyerek işin içinden çıkacaklarını zannetmekdirler... Eğer, ömrüm ve imkânım olursa; Bayındır Hoca gibi düşünenleri tasavvufa sevk edecek ve iknâ edecek QQ çalışmaları yapmak niyeti taşıyorum... :)

Bunun dışında, aşağıdaki video kaydı dinledikten sonra diyebilirim ki, Bayındır Hoca "icma" konusunda söylediklerinde tartışmasız haklıdır! Cenâbı Allah, bu konudaki isabeti sebebiyle kendisine ecirler versin...

http://www.youtube.com/watch?v=LQv5oYCkxpY

Hoca'nın "şefaat" konusundaki görüşlerini tam olarak inceleyemedim... Ancak, tahmin edebiliyorum! Bu konuya has bir çalışmam olmadığı için Sn. Bayındır'ın görüşlerini değerlendiremeyeceğim... Fakat, konu benim araştırma hedeflerim arasında bulunmaktadır... Şunu söyleyebilirim; şefaat konusunda sön söz söylemek ancak QQ ile mümkün olabilir... Bu gerçekleşmeden, ihtilaf kıyamete kadar sürer gider... Biri bu konuda herkesi ikna edecek surette son sözü söyleyemezse, yarın Mahşer günü -hep beraber- Efendimiz'den öğreniriz... :) Korkarım; bu konuyu Kurân'ın varlığı ve yeterliliğine rağmen, o güne bıraktığımız için şefaatden mahrum kalırız?!

................................

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Ben, Sn. İslamoğlu'nun bahsi geçen durumuna vakıf değilim... Bununla beraber, Şia'ya yakınlığı olmasından -detayları ayrıca sorgulamak kaydıyla- rahatsızlık duymam.
Kendisini, takip edebildiğim ilmî faaliyetleri sebebiyle çok takdir ediyorum... Tenkide muhtaç özel bir konu olursa, elbette ayrıca değerlendirmek icap eder...

........................


Ebubekir Sifil Bey'in "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" isimli bir çalışması olduğunu hatırlıyorum... Birinci cildini Yaşar Nuri Bey'in tenkidine ayırmıştı...
Tabii, tarihin belli dönemlerini İslâm ve İslâm ilimler açısından kayıp/kazanç argümanlarıyla değerlendirmeye çalışmak, benim müdahil olmaktan kaçındığım özel bir araştırma alanı... Yine de, entelektüel düzeyde Emevî saltanatından ben de ziyadesiyle kuşkulanırım... Buna mukabil, Osmanlı tarihinin İslâm dîni açısından övgüye mazhar olduğunu düşünürüm... Elbette, teferruata inildiğinde "şöyle değil de böyle olsaydı/olmalıydı" denilecek küçük/büyük ârızalar bulunabilir... Bunu da akademisyenlerin etüt etmesi gerekir... Neticede Tarih de bir gün Allah'ın huzurunda hesap verir!

Şia konusunda şunları söyleyebilirim...

İslâmî ilimlerde ileri derecede mürekkep yalamış olmama rağmen, Şia'ya ve kaynaklarına yabancıyım. Onlar da bize yabancılar... Bu durum çok vahim!!

Kendi içimizde -Muhterem M. Şevket Eygi'nin çokça yaptığı gibi- Ehli Sünnet vurgusunu fevkalade hatalı buluyorum. Bu bir QQ meselesi; bu kanaatimin doğruluğundan zerre kadar tereddüt duymuyorum! Şia'nın da sabah akşam Şiilik vurgusu yapılmasından -Kurân ve Resullullah hakkı için- korkması/ürkmesi gerekir! Önce, ilim çevrelerinden başlayarak katman katman aşağıya inecek şekilde İslâm vurgusuna ihtiyaç had safhada... Bizlerin birbirimize mesafeli durmamızdan ve diğerimizi dışlamamızdan Ehli Beyt rencide olur! Hele hele, Hz. Hüseyin'in yüzüne zinhar bakamayız!! Yarın, Hak divanında şiiliğimizi de sünniliğimize de yüzümüze çarparlar... Cenâbı Allah, bizleri Resullullah, diğer peygamberlerimiz, Ehli Beyt ve İslâm davasına gönül vermiş büyükler karşısında utandırmasın... İnşaALLAH, onların iftiharına mazhar oluruz... Son söz olarak bunun yolu Kurân'dan geçer!!

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Mısır Devlet Başkanı Sn. M. Mursî'nin 6 Ekim'de halkına hitaben yaptığı konuşmadaki "Riba"ya ilişkin sözler ezberleri bozdu! IMF'den veya başka devletler ve kuruluşlardan çok küçük yüzdeli faizlerle gerçekleşecek borçlanmaların "Riba" sayılamayacağını söylemiş Sn. Mursi... Şimdi, bu yüzden ortalık çalkalanıyor...

Biz, 15 Ekim 2011'de kendi blog adresimizde "Riba ile Lâ-Riba arasında Bir Yerde" olduğumuzu anlatıyor ve 20 Kasım'da kendi çözüm önerimizi bir araştırma projesi olarak "Proje La-Riba" ismiyle detaylandırıyorduk...

Tafsilata aşağıdaki bağlantılardan ulaşmanız mümkün...

Maalesef, M. Mursî'nin dilinden bütün dünyaya yayılan "Riba mıdır yoksa faiz mi?! Faiz riba mıdır; riba faiz mi?! Riba aslında nedir ve faiz aslında nedir?!" şüpheleriyle yaşamayı tercih etmiş durumdayız!!

Korkarım, önümüzdeki 8 sene içinde şüphelerle yaşamayalım diye bizi ve özellikle bu sektörü silkeleyecekler!! İnşaALLAH, "Şiş yandı, kebap yandı!" şarkısını okuyacağımız bir evrede, ne yapacağını bilmez bir vaziyette kalmayız ve müslümanlar olarak bize ait liyakatsizlik İslâm'a ve Kurân'a mâledilmez?!

http://www.alrakoba.net/news-action-show-id-73771.htm
http://www.alazd.net/news.php?action=show&id=23433
http://kuranizeka.blogspot.com/2011/10/riba-ile-la-riba-arasnda-bir-yerde.html
http://kuranizeka.blogspot.com/2011/11/dunyadaki-ilk-ve-tek-kurani-zeka.html


Selam,

N_S

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

http://www.yirmidorthaber.com/ekonomi/hsbcnin-seriat-komitesinden-sukuka-onay-h1053.html

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

http://www.hurhaber.com/haber/Sukuk-savasi-basliyor-/470415

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

http://www.haber7.com/sektorler/haber/926897-babacan-sukuk-ihracinin-devamini-istedi

Neyzen SEMAZEN dedi ki...

Yukarıda, bir akademisyen dostumuzla aramızda geçen müzakerenin -izin alamadığım için- sadece bana ait sözler kısmını paylaşmıştım. Orada, kendisi bana M. İslamoğlu'na ilişkin de bir sual yönelttiği için verdiğim cevap da bulunuyor... Şimdi, o cevabı teyiden, Sn. İslamoğlu'nun kendi cevabını paylaşıyorum...

http://www.youtube.com/watch?v=MgcAWNPRLAE&feature=youtu.be&a

N_S