30 Kasım 2011 Çarşamba

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / II

www.jaumeplensa.com


Hayâl etmek ve başarmak arasındaki ilişkiyi hepimiz biliriz. 

Hayal dünyalarımızın konforundan hepimiz yararlanırız ve bu insanlığımızın en temel fonksiyonlarındandır. Meşhur sözdür, “İnsan hayal ettikçe yaşar!”...

Bu yazımda sizinle bir hayalimi paylaşacağım… Kurân üzerine bir hayal!

Hayal-Kurân arasındaki bu serüvende tasavvufu arayacağım.. Hayal kadar subjektif ve Kurân kadar objektif iki unsur arasında dengede kalmaya çalışacağım...

Kurân’ın rehberliğinde bu dengeyi sağlamakta güçlük çekmeyeceğime dair bir güvene  sahibim!

Evet, artık hayal kapısından Kurân boyutlarına giriş yapabilirim. İlk görüntü perdeye yansıdı bile!

Hayal dünyamda önce bütün kitaplar buharlaştı... Bir tek Kurân kaldı!

Bu sınırsız gücün(hayal gücü) yetkisi ile hafızalara müdahale ettik ve hafızalardan tasavvuf adına ne varsa, hepsini sildik… Ne yolu kaldı; ne yöntemi… Ne mürşidi kaldı; ne müridi… Ne uçanı kaldı; ne de uçuranı!

“Tasavvuf, Sûfilik” gibi terimlerin bile silindiğini söylememe herhalde gerek yok?! 

Tabii olarak, İslâm tarihinden bugünlere yâdigâr ne Kâdirilik kaldı; ne de Nakşilik ve diğerleri!!

Hayal gücümüzün gerçekleştirdiği bu sınır tanımaz operasyondan -elbette- Tasavvuf Ana Bilim Dalı da nasibini aldı ve bu konuda ihtisas yapmış bütün akademisyenler bir anda ünvansız ve işsiz kaldı! 

Hayal gücümüzün sağladığı bu inanılmaz konfor sâyesinde, Kurân ile başbaşa kaldık!

Vechi tevcih (etmek)

Bu bağımsız okuma esnasında Enâm-79. âyete takıldık… 

Hz. İbrahim “innî veccehtü vechiy…” ile istikâmetini ilân ediyordu... 

"Ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri fatr eyleyene döndürdüm. Ben müşriklerden değilim.” 

“Yüz” kendi yüzüydü… “El-Fâtır”a vechini tevcih etmişti...

Ya “hanif” olduğu için yüzünü doğru adrese tevcih edebilmişti; ya da vechini tevcih edebildiği için “hanif” olmuştu??

Gâliba ikisi aynı şeydi: “Vechimizi O’na tevcih etmek”...

Vechi ikâme (etmek)

Ancak, Kurân bununla yetinmiyor; vechimizden daha fazlasını bekliyordu…

Rûm Sûresi 30. âyette “fe-ekım vecheke liddîni haniyfen…” buyurulurken, aynı sûrenin 43. âyetinde “fe-ekım vecheke liddîyn’il-kayyim…” şeklinde emir tazeleniyordu!

Din “kayyim” idi ve dîn-i kayyime hanif olarak vechimiz (yüzümüz) ikâme edilmeliydi!?

Vechi islâm (etmek)

Bu talepleri karşılayabileceğimi hayal ettim… Ancak, bu hülya da kısa sürdü! 

Çünkü, Kurân’da vechimizi ilgilendiren yeni bir aşama vardı… Bu aşamada kişi hanif olmanın dışında “muhsin” de oluyordu!

Bakara-112Nisâ-125 ve Lukman-22 âyetlerde “.. men esleme vechehû lillah..” kalıbından sonra hep “ve hüve muhsinun..” tanımlaması geliyordu…

Âyetler söz birliği içinde sanki şunu deşifre ediyordu… 

Hz. İbrahim’in hanif olarak başlayan yolculuğu “halîl” olması ile taçlanmıştı… Fakat, arada muhsin olmayı başarmak gerekiyordu…

Vechimizi Allah için islam ederek veya bir başka nüansla vechimizi Allah’a teslim ederek “muhsin” olabilmek yolunda hayal gücümü işletmeye başlamıştım artık! 

Allah muhsinleri seviyordu; “…ve ehsinû” buyuruyordu Bakara’nın 195. âyetinde!

O’nun rahmeti muhsinlere yakındı… (Ârâf:56) 

Çünkü onlar, bollukta ve darlıkta infak edebiliyorlar; öfkelerine yenilmiyorlar ve insanları affedebiliyorlardı… (Âli İmran:134)

Kurân’da sayısız ihsan örneği sunuluyor ve muhsinler açıkça taltif ediliyorlardı…Bu durum, ister istemez bazı soruları gün yüzüne çıkardı… Öyle ya, neden nefsimizden değil de hep vechimizden bahsediliyordu?? 

Yâni, neden nefsimizi değil de vechimizi dîni kayyime ikâme ediyorduk ve neden nefsimizi değil de vechimizi Allah için islâm/teslim ediyorduk???

Oysa, Kurân belki de yüzlerce âyette nefs kelimesi ve türevleri ile açıklamalar getiriyordu… 

İlgili âyetler incelendiğinde nefs kelimesi mânâ olarak sanki daha somut olandan bahsediyordu?? Sanki, vech kelimesi nefsimizden çok bizi temsil edendi ve fakat daha gizemliydi?!

Bizim bir sîmâmız vardı… Ancak, vechimiz o değildi! Sîmâ da vechimizin bir yansımasıydı! “Sîmâhüm fî vücûhihim min eser’is-sücûd…” (Feth:29)

Allah aşkına neydi “vech”in hikmeti?!

Evet, kelime olarak "vech" yüz mânâsına geliyordu… Peki bu her şeyi açıklamaya yetiyor muydu?? 

Yetmiyordu!!

Li vechillah

Nasıl olsa, Kurân ile başbaşaydım;araştırmaya devam ettim.

Gördüm ki, İnsan Sûresi 9. âyette bazı insanlar, besledikleri insanlardan teşekkür veya bir başka karşılık beklemeden, bunu sâdece li vechillah yapıyorlardı…

Rabb'in vechini ibtiğa

Bazıları da Rabbin vechini ibtiğa ederek güzellikler ortaya koyuyorlardı…

Salâtı ikâme ediyorlar; gizli âşikâr infakda bulunuyorlar; kötülüğü iyilikle savıyorlardı!

Râd:22 ve Leyl:20 bunu dileyenlere tahsis edilmişti… “İlle’btiğae vechi rabbih’il-e’lâ”

Acaba, bu âyetlerdeki "vech" Rabbimizin rızası mıydı? Yoksa, rızâyı da içine alan daha soyut bir anlatım mıydı???

Üstelik, ben daha insanın vechine ilişkin tatmin edici cevaplara ulaşmış değildim?!

AncakBakara:207′ye ve 265′e baktığımda Yaradan’ın rızâsını (vechini değil) orada açıkça gördüm: “İbtiğâe merdâtillah….”

Peki, Allah’ı hoşnut (razı) etmeyi istemekle, onun vechini ibtiğa etmek arasında fark olmadığını düşünebilir miydik??

Bunu düşünmemize müsâde edilseydi; bu ifâde farklılıkları olur muydu??

Okumaya (İkra ve rabbüke’l-ekrem) devam ettim…

Allah'ın vechini irâde, murâd (etmek)

Evet, bir kısım insanlar da vardı ki Allah’ın vechini murad edinmişlerdi… Bu durumlarına paralel sergiledikleri ameller, hep daha âdil bir dünya içindi… Cenâbı Mevlâ hem amellerinden hem de niyetlerinden birbirini tâkip eden iki âyette bilgi veriyordu..

“… yürîdûne vech’ALLAH…” (Rûm:38)

“…türîdûne vech’ALLAH…” (Rûm:39)

Vechini islâm etmekten başlayarak; Allah’ın vechini murad edinmeye kadar okuduklarımda yer alan insan modelleri, hep dünya ve insanlık için daha güzelini eyleme dökebilen niteliklerle anılıyorlardı… Ortak özellikleri buydu!

Rabbimiz, bir vech meselesi olarak farklarını ortaya koymuştu; ama ben farkları kavrayabildiğimden pek emin değildim?!

Rabb'in vechini irâde, murâd (etmek)

Benim anlayışım kıttı… Ancak, Allah’ın izniyle aşarım ve bir gün anlarım ümidim çoktu!

Bu ümidin verdiği enerji ile hayal gücümün koruma altına aldığı bu Kurânî dünyadaki seferim, En’âm Sûresi’nin 52. âyeti ile karşılaşınca zorunlu olarak son buldu!

Böyle olunca, her şey eski hâline dönüverdi!!

Allah’ın Resûlünü zâlimlerden olma tehlikesine karşı uyaran bir âyetti En’âm:52! Dahası 53. âyet bir fitnenin varlığından bahsediyordu!

Bazı insanlar vardı ve onlar Allah’ın değil -kelime olarak- Rabb'in vechini murâd edinmişlerdi ve seherde gecede O’nu çağırıyorlardı…

“… ellezîne yed’ûne rabbehüm bi’l-ğadâti ve’l-aşiyyi yürîdûne vechehû…”

Peki, bunda ne mahzur vardı ki Peygambere onları kovmaması, “velâ tadrud” açıklığında emrediliyor ve aksi durumun zulüm olacağı hükme bağlanıyordu??

Bununla da bitmiyordu… Kehf:28′de aynı insanlar hakkında Peygambere ve onun şahsında bize yeni tâlimatlar veriliyordu…

“V’asbir nefseke ma’a…” emriyle onlarla beraber veya onlara karşı (?) sabırlı olması; “..velâ ta’dü aynâke anhüm…” emriyle de gözünün onların üstünde olması veya gözlerini onlardan ayırmaması isteniyordu??   (Devam edecek...)

Neyzen Semazen

Not: Âyet numaralarının altında, meallerine ulaşmanız için linkler verilmiştir.

Hiç yorum yok: