30 Aralık 2011 Cuma

İltifat, Serserinin Biridir / III





Bu başlık altında rahmetli Nuri Demirağ örneğini anmayı hesap ediyordum. Sayın Aziz Üstel meseleye benden önce temas etti... Çok hayırlı bir iş yaptılar... 

İlgili köşe yazısını dikkatinize sunuyorum.


Ayrıca, merhûmun adına düzenlenmiş çok güzel bir web sayfası var ki, dikkatle incelenmelidir!


Hiç tereddütüm yok; bu zât büyük dehâdır!! Maalesef, "iltifat" ona da serserilik yapmıştır!!

Allah (C.C.) râhmet eylesin! 

Neyzen Semazen

29 Aralık 2011 Perşembe

Bir IQ vardır, bir de IQ!




Herkesin iletişimin öneminden bahsettiği bir çağda, kendileriyle bir türlü iletişim kurulamayan dâhîlerimiz (!) vardır?!

Yanlış anlaşılmasın, bu "dâhîler" de iletişimin ehemmiyetini müdriktirler (?) aslında!

Bahis açılacak olsa, iletişim üzerine konferans bile verirler!

Bununla beraber, ünvanlarına/kariyerlerine/diplomalarına/koltuklarına rağmen iletişimin baştan ayağa âdâb içerdiğini bilmez gibi davranırlar?!

Kendileriyle irtibat kurma ihtiyacı hissedenlerin  telefonlarını ve e-postalarını cevapsız bırakmakta bir beis görmezler!!

Bu dâhîlerin, bana göre IQ'ları haddinden fazla yüksektir! Dolayısıyla, kendilerine ulaşamadığımızda bir hikmet veya kerâmet aramak(!) en güzelidir!?

Zaman zaman bu dâhilerimizden iletişimin önemini -onların çiğnedikleri âdâba bakarak- öğrenirim de, çok istifâde ederim! İşte, bahsi geçen hikmet de bu olsa gerektir?!

Zâten, dâhî olmak da biraz "terbiyesiz" takılmayı gerektirir!?

Arada bir benim gibi sâde vatandaşlara karşı terbiyesiz davranacaklardır ki, IQ'ları karşısında  selam duralım?!

Benim karşısında selam duracağım bir tek "Q" vardır! O da QQ'dur!!

Bununla beraber, basit nezâket kurallarına uyacak seviyede IQ'su (Intelligence Quotient)   olanlara saygı duymak ve saygı göstermek boynumun borcudur!

Ancak, karşıma geçip -muhatap olarak- ama yazılı ama sözlü iletişimde nezâketi, edebi terk edenin IQ'suna tanı koyarım!

Bu "IQ" bildiğiniz cinsten değildir ve yüksekliği felâkettir! 

Tanımız şudur: Idiotic Quotient

Bir de reçete verelim:

"Telefonlarını, e-posta adreslerini iptal  et; ormanda yaşa! Orada bir Tarzan var! 'AaaaAaaaaAaaa' diye seslendiğinde karşılık vermeyi unutma! Zira, bütün maymunlar bunu bilir?!"

Neyzen Semazen

26 Aralık 2011 Pazartesi

Dünya Liborentinde İslâmî Bankacılık

Hafta sonuna kadar bu makaleyi hazırlamak niyetindeyim. Hayrettin Karaman-Gültekin Çetiner'in müzâkeresi konuyu öncelikli kıldı. 

25 Aralık 2011 Pazar

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / IV

www.jaumeplensa.com



İkinci ve üçüncü bölümlerde okuduğunuz Kurân incelemesini, Kurânî Zekâ'larımızın varlığına ve nüfûzuna işaret eden ilmî bir örnekleme olarak değerlendirmenizi rica ederim.

Zekânın Kurân ile akort edilmesi, içimizdeki Kurân ile sahifelerdeki (Mushaf) Kurân'ın senkronize olmasına ve bu sûretle Yusuf Kaplan'ın bahsettiği "ümmîleşme"nin de tezâhürüne imkân verir. 

İlhâmı doğrudan Kurân'dan alabilme yetkinliğimiz QQ'muzun seviyesine paralel gerçekleştiği gibi, bu yetkinlik "Oku"ma yolunda Resulullah'a (s.a.v.) ne kadar yaklaşabildiğimizin derecesini ve ümmîleşmedeki vaziyetimizi ortaya koyar!

"Ümmîleşmek" benim tercih ettiğim bir kavram değildir! Hatırlayacağınız gibi, bu defa Sayın Kaplan'ın görüşlerini değerlendirerek Kurânî Zekâ'yı incelemeye devam ediyoruz! Kurânî Zekâ terimini öne sürmüşken, ilâve olarak "ümmîleşmek" vurgusuna ihtiyaç duymayacağımı herhalde siz de takdir edersiniz?!

Dolayısıyla, bu incelememiz boyunca Kurânî Zekâ'nın "ümmileşme"ye de tekâbül ettiğini açıklamak ve vurgulamak durumundaydım.

Tasavvufu, Kurân'da "teveccüh" olarak okuduğumuzu ve bulduğumuzu; bu okumanın "sil baştan" bir okuma olduğunu farketmiş olmalısınız?!

Yusuf Bey buna itiraz eder mi bilmem,  "ümmîleşmek" ancak bu sûretle olur!

Yâni, âtıl bıraktığımız Kurânî Zekâ'nın devreye girmesiyle olur!!

Yâni, "doğrudan" Kurân'dan ilhâm alabilmekle olur!!

Oysa, nice asırlardır Kurân'dan doğan ilhâm ile zekâlarımız arasındaki irtibat o kadar "dolaylı" kılınmıştır ki, değerli yazar gibi  fikir çilesi çekenler dahi "ümmîleşmenin" rotasını farklı çizmektedirler!

Ümmileşmeyi "fıtratın hatırlanması" olarak tanımlayan Sn. Kaplan, bunun için Sünnet-i Seniyye'ye işaret etmektedir. 

Çok isâbetli olarak şu gerçeğe de temas etmektedir...

"Ama burada bir sorunumuz var. Yakıcı bir sorun ve açmaz bu: Sünnet-i Seniyye’nin gerçek anlamda ne olduğunu da, nasıl hayatımız hâline getirilebileceğini de bilmiyoruz."*

Yazar şöyle devam etmektedir...

"... çağrıya muhatap olanlar eğer çağırıcı/elçi ile şimdiye kadar olduğu gibi sadece epistemolojik olarak (yalnızca söz ve bilgilenme düzeyinde) ilişki kurmayı sürdürürlerse, çağrının bize doğrudan ve doğurgan bir söz söyleyebilmesi imkânsızdır. Çağrı’nın bize doğrudan ve doğurgan bir söz söyleyebilmesi için, Bediüzzaman Hazretleri’nin enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi, çağırıcı/elçi ile ontolojik (bilfiil ve bilhâl) olarak irtibat kurmamız gerekir. 

İşte âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (s.a.v) bu gerçeği bilfiil müdrik olduğu için Veda Hutbesi’nin en son cümlesi olarak orada hazır bulunan sahabe üzerinden aslında bize hitap etmiş ve aynen şöyle buyurmuştur: 'Size iki şey bırakıyorum: Kur’ân ve Sünnet. Umulur ki, sizden sonra gelenler, bunu, sizden daha iyi anlayabilirler.'

Sahabeden sonra gelenlerin vahyin hakikatini sahabeden daha iyi anlayabilmesinin yegâne yolu, Efendimiz’le (s.a.v) epistemolojik değil, ontolojik olarak irtibat kurabilmekten geçiyor."*

Yazar, değerli makalesini şu cümleleriyle tamamlamaktadır...

"......... Sünnet-i Seniyye’nin güzergâhları demek olan kavl/söz/ilme’l-yakîn, fiil/ayne’l-yakîn ve ikrar/hâl/hakka’l-yakîn süreçlerini nasıl hem eşzamanlı olarak hem de ardışık olarak hayata geçirmemiz gerektiği meselesi üzerinde kafa patlatmamızın yegâne yükümlülüğümüz olduğunu anlayabileceğiz."*

Görüldüğü gibi, bir rota veya bir yol tarifi vardır; fakat yine de ümmîleşmenin ve Sünnet-i Seniyye ile ontolojik düzeyde irtibat kurmanın "nasıl olacağı" -üzerinde çalışılması gereken- bir "mesele" olarak tanımlanmaktadır!

Biliyoruz ki, tarihte dünyaya ve geçmiş asırların idrâkine İslâm'ı söylettiğimiz ve  çok başarılı olduğumuz devirlerimiz vardır. Ancak, iki binli yıllar itibariyle seküler dünya karşısında tıkanıp kaldığımız bir evreyi yaşıyoruz!

Bu devrin şartları içinde "ümmîleşerek" önce Resulullah'a (Sünnet) ve sonra Çağrı'ya (Kurân) intikâl etmek imkânsız!

Devir, hadis literatürünün kavlî unsurlarıyla tefsir edilmiş Çağrı'nın, insan bünyesine tasavvuf kanalından zerk edilmesiyle sınırlı kalabileceğimiz bir devir değil!!

Seküler dünyanın esir aldığı insanoğluna ve özelde ümmîleşmesini arzu ettiğimiz müslüman evlâdına "Kurân'ın îcâz perdesi"nden ulaşmayı denemeliyiz artık! Bu îcâzı deşifre edebilen akla "Kurânî Zekâ" diyoruz zâten!

Dolayısıyla, seküler esaretten kurtulmak  ve "surda mukaddes bir delik açmak" bize göre ancak Kurân'ın merkezine seyahat etmek ile mümkün!! 

Devir "Kurânî Zekâ"larımızı bileme ve geliştirme devridir!! 

Cenâbı Mevlâ'dan QQ'muzu yükseltmesini niyaz ederim!

20 Aralık 2011 Salı

Hz. Musa'nın Tabletleri



Biliyorsunuz; inanç pratiğimizde peygamberlerimizi (yüzlerini) resmetmekten kaçınırız... Hatta, bu saygıyı Hulefâi Raşidîn'e ve Ehli Beyt'e karşı da gösteririz!

Bu hassasiyetimiz bana göre fevkalâde yerindedir ve böylece devam etmelidir.

Ancak, hepimizin bildiği bir filmden veya posterinden alınmış yukarıdaki fotoşoplu resmi görünce yayınlamaktan kendimi alamadım!

Çünkü, bu resim benim için şu fotoşoplu haliyle çok ama çok büyük bir anlam taşıyor!

Vaktiyle, misafir yazar olarak bulunduğum ve artık aktif olmayan blogta beş bölümlük bir Kurân incelemesi kaleme almıştım.

"İşitin Ey Ulular!" başlığını taşıyan inceleme, ülkemizde yaşayan ve peygamberlik iddiası olan bir zâta ve çevresindekilere rasullüğün Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizle nasıl bittiğini, bilinenlerin ötesinde yeni Kurân delilleriyle îzah ve ispat ediyordu!

Bu ispatı, yine bilinenlerin ötesinde çok yeni delillerle, farklı ama daha yüzeysel şekilde yapmak kâbildi... Hikmeti Hüdâ, biz zor ve derin bir analizi/ispatı tercih etmiştik... 

Tam bir Kurânî Zekâ (QQ) çalışmasıydı!

Orada, Hz. Musâ'dan (a.s.) ve "Levhalar"ından sıkça bahsetmemiz gerekmişti... Fevkalâde ilginç şeyler keşfetmiştik incelememizde... O kadar ki, bu fotoşopu hazırlayan neye parmak bastığını bilecek olsaydı, dili tutulurdu da açılması için Kelime-i Tevhîd gerekirdi!

"İşitin Ey Ulular"ı blogumda yeniden yayınlamak niyetim bulunmuyor. İncelemeyi, inşaALLAH kitabıma saklamak istiyorum!

Bununla beraber, yukarıdaki resmi görünce "Allah'ım sen nelere kâdirsin!" diyerek ve Hz. Musa'ya selamlar göndererek konuyu anmadan edemedim!

Web'de Steve Jobs'dan hareketle Hz. Musa'ya gönderme yapan yabancı bir karikatüre rastladım; fakat onu buraya alıntılamıyorum. Çünkü, mânevi konular ve mânâ adamları hususunda Batı'nın ve özelde karikatüristlerin serbestiyetini taşkınlık seviyesinde görüyorum!

Onlar kadar "serbest/taşkın" olmak mecburiyetinde değiliz!!

Çünkü, Kurân ve Peygamberimiz  "aşkın" olmayı tâlim etmiştir; taşkın olmayı değil!!

Edep bu değil midir zâten?!

Neyzen Semazen

Not: Edepsiz sanattan (?) ve sanatkâr geçinen edepsizlerden illALLAH!

8 Aralık 2011 Perşembe

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / III

www.jaumeplensa.com

Sorular… Sorulaaaar?!

Cevaplarını veremedikçe veya bulamadıkça gözümde büyüyorlardı ki birden dilimden dökülüverdi... “Bana seni gerek seni!”

Aman Ya Rabbi! Bu mısra, sanki Rabb'in vechini murat edişin Yunusca'sıydı?!

“Ne varlığa sevinirim,
Ne yokluğa yerinirim!
Aşkın ile avunurum!
Bana seni gerek seni!”

Garip olan, Yunus Emre kendisini hiçbir kategoriye koymuyordu...

Sûfîlere sohbet gerek!
Ahîlere âhret gerek!
Mecnunlara Leyla gerek!
Bana seni gerek seni!!

Âdetâ, konu Allah olduğunda "vecih" O’na “sen” diyebilmenin anahtarıydı ve sanki bu kelime ile Allah’a havf, ittikâ ve haşyet ile yönelişlerin dışındaki bir yöneliş anlatılıyordu: Aşk!

“Aşkın aldı benden beni! Bana seni gerek seni!

En’âm:53’deki “fitne” bu olabilir miydi??

Tabii, bu arada Yûnus Emre’yi durdurabilene aşk olsun…

“Gözüm seni görmek için, elim sana ermek için... 
Bugün canım yolda koyam, yarın seni bulmak için!
Uçmak, uçmağım dediğin, mü’minleri yeltediğin; 
Bir ev ile bir kaç hûri; hevesim yok "uçmak" için!
Sûfîlere ver sen onu; bana seni gerek seni!
Ben nasıl terk edem seni, şol bir ev ile çardak için?!”

Hakikaten, En’âm:52,53 ve Kehf:28. âyetler birilerine karşı Resulullah’ı tedbirli davranmaya yönlendiriyordu??

Âyetleri defalarca okudum!

“…yed’ûne rabbehüm bi’l-ğadâti ve’l-aşiyyi...”  bir açıklık getiriyordu; ama bu zâten güzel bir şey değil miydi?? 

Nitekim, bunu Yunus’ta görmek mümkündü…

“Dağlar ile, taşlar ile çağırayım Mevlâ'm seni...
Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâ'm seni!

"Garip” bir durum olmalıydı ki, 53. âyet bir fitnenin varlığından haber veriyordu… Gâliba, Yunus Emre de aynı “gariplik”ten bahsediyordu

“Dînin terk idenin küfürdür işi!! Bu ne küfürdür, imandan içeru??”

Peki, neden Emre’ye bu kadar takılıp kalmıştım?! Yoksa, farkında bile olmadan Kehf:28’deki “velâ ta’dü aynâke anhüm...” gereğince mi davranıyordum?!

Bilmiyorum; belki de bu konular ağır gelmişti?! Allah’ın/Rabb'in vechi bir yana kendi vechimiz hakkında bile yeterli  zemin etüdü yapabildiğimizden emin değildim?! Fakat, Yunus Emre sanki bunu da çözmüştü??

Demişti ki...

Beni bende deme; bende değilim!!
Bir ben vardır bende, benden içeri!!
Süleyman kuş dili bilir dediler!
Süleyman var, Süleyman’dan içeri!!”

Yukarıda geçmişti… Acaba, bu “benden içeri ben” olgusu vechimiz olabilir miydi?? Biz "hanif" olarak "benden içeri benimizi" mi tevcih ediyorduk “El-Fâtır”a?! Onu mu ikâme etmeliydik dîni kayyime?! Onu mu teslim ediyordu muhsinler Allah’a???

Yine başa döndük… Sorulaaaar?! Yine sorular!

Ama bizim vechimiz, ama "ilâhi vecih" olsun; âyetlerin ortaya koyduğunu akademik bir disiplin içinde adlandırmak gerekseydi, “Teveccüh” uygun olur muydu?? Yoksa, tasavvuf denilen şey bu muydu?? Ancak, nerede başlıyordu ve nerede bitiyordu?! 

Meselâ, Yûnus kendisini "sûfî" olarak bile görmüyordu?! 

Meselâ, vechini Allah için islâm edenler tüme varmaya çalışıyorlar da; Rabb'in vechini mûrad edenler tümden gelmeye mi çalışıyorlardı?? 

Yoksa, Rabb'in vechini murad safhası, vechimizi Allah’a teslim ettikten sonra gelen bir üst safha mıydı?? Var mıydı aralarında bir bağlantı; yoksa farklı farklı haller, farklı modeller miydi??

Meselâ, hanif yaklaşımın sembolü olan Hz. İbrahim (Selâmün alâ İbrahîm) Hz. Lût’tan (a.s.) önce kendisine misafir olan operatör elçileri operasyondan caydırmaya çalışmasına rağmen... (Hûd:74,75,76)

Kalbinin mutmain olabilmesi için Rabbimizin ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemesine rağmen... (Bakara:260)

Nasıl oluyor da oğlu İsmail’i rüyasına tâbi olarak –sorgusuz sualsiz- boğazlamaya tam teşebbüs edebiliyordu?! (Sâffât:102,103,104,105)

Peki, bu durum karşısında Hz. İsmail (a.s.) “setecüdinî inşaALLAHu ma’as-sâbirîn” diyerek nasıl tam teslimiyet gösterebiliyordu?! (Sâffât:102) Oysa, Hz. Mûsâ (a.s.) benzerî bir durumda sabır gösterememişti?!

Indi ilâhîden kendisine rahmet verilmiş ve ledünnî ilim öğretilmiş kişi (Kehf:65) karşısında, “setecüdinî inşaALLAHu sâbiran..” sözü veren Hz. Mûsâ “e katelte nefsen zekiyyeten biğayri nefsin..” (Kehf:74) diyerek itiraz etmişti!!

Kısacası, muhsinlerin dünyasında da anlamamız gereken daha çok şey vardı… 

Evet, kulu ile Rabb arasında vecihler arası bir teveccüh ilişkisi vardı… “Teveccüh” muhsinlerin dînin insan için olduğunu ortaya koyan ihsanları ile gelişiyordu…Yâni, teveccühün ilâhi değeri dünyadaki insânî değerleri de üretiyordu… 

Çünkü, insandan insana teveccüh ihsan ile oluyordu… Bir şeyler anlatabildiğimi pek zannetmiyorum… Çünkü, anlattıklarım anladığımı zannettiklerimdir?!

Bu incelemeyi tenezzül edip sonuna kadar okuduysanız; bu ancak "teveccüh" göstermenizdendir!

İhsanımız bütün vecihleriyle ziyâde olsun!


Neyzen Semazen


Not: III. bölüm II. bölüm ile birlikte okunmalı ve değerlendirilmelidir.