8 Aralık 2011 Perşembe

Teveccüh: Kurân'daki Tasavvuf / III

www.jaumeplensa.com

Sorular… Sorulaaaar?!

Cevaplarını veremedikçe veya bulamadıkça gözümde büyüyorlardı ki birden dilimden dökülüverdi... “Bana seni gerek seni!”

Aman Ya Rabbi! Bu mısra, sanki Rabb'in vechini murat edişin Yunusca'sıydı?!

“Ne varlığa sevinirim,
Ne yokluğa yerinirim!
Aşkın ile avunurum!
Bana seni gerek seni!”

Garip olan, Yunus Emre kendisini hiçbir kategoriye koymuyordu...

Sûfîlere sohbet gerek!
Ahîlere âhret gerek!
Mecnunlara Leyla gerek!
Bana seni gerek seni!!

Âdetâ, konu Allah olduğunda "vecih" O’na “sen” diyebilmenin anahtarıydı ve sanki bu kelime ile Allah’a havf, ittikâ ve haşyet ile yönelişlerin dışındaki bir yöneliş anlatılıyordu: Aşk!

“Aşkın aldı benden beni! Bana seni gerek seni!

En’âm:53’deki “fitne” bu olabilir miydi??

Tabii, bu arada Yûnus Emre’yi durdurabilene aşk olsun…

“Gözüm seni görmek için, elim sana ermek için... 
Bugün canım yolda koyam, yarın seni bulmak için!
Uçmak, uçmağım dediğin, mü’minleri yeltediğin; 
Bir ev ile bir kaç hûri; hevesim yok "uçmak" için!
Sûfîlere ver sen onu; bana seni gerek seni!
Ben nasıl terk edem seni, şol bir ev ile çardak için?!”

Hakikaten, En’âm:52,53 ve Kehf:28. âyetler birilerine karşı Resulullah’ı tedbirli davranmaya yönlendiriyordu??

Âyetleri defalarca okudum!

“…yed’ûne rabbehüm bi’l-ğadâti ve’l-aşiyyi...”  bir açıklık getiriyordu; ama bu zâten güzel bir şey değil miydi?? 

Nitekim, bunu Yunus’ta görmek mümkündü…

“Dağlar ile, taşlar ile çağırayım Mevlâ'm seni...
Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâ'm seni!

"Garip” bir durum olmalıydı ki, 53. âyet bir fitnenin varlığından haber veriyordu… Gâliba, Yunus Emre de aynı “gariplik”ten bahsediyordu

“Dînin terk idenin küfürdür işi!! Bu ne küfürdür, imandan içeru??”

Peki, neden Emre’ye bu kadar takılıp kalmıştım?! Yoksa, farkında bile olmadan Kehf:28’deki “velâ ta’dü aynâke anhüm...” gereğince mi davranıyordum?!

Bilmiyorum; belki de bu konular ağır gelmişti?! Allah’ın/Rabb'in vechi bir yana kendi vechimiz hakkında bile yeterli  zemin etüdü yapabildiğimizden emin değildim?! Fakat, Yunus Emre sanki bunu da çözmüştü??

Demişti ki...

Beni bende deme; bende değilim!!
Bir ben vardır bende, benden içeri!!
Süleyman kuş dili bilir dediler!
Süleyman var, Süleyman’dan içeri!!”

Yukarıda geçmişti… Acaba, bu “benden içeri ben” olgusu vechimiz olabilir miydi?? Biz "hanif" olarak "benden içeri benimizi" mi tevcih ediyorduk “El-Fâtır”a?! Onu mu ikâme etmeliydik dîni kayyime?! Onu mu teslim ediyordu muhsinler Allah’a???

Yine başa döndük… Sorulaaaar?! Yine sorular!

Ama bizim vechimiz, ama "ilâhi vecih" olsun; âyetlerin ortaya koyduğunu akademik bir disiplin içinde adlandırmak gerekseydi, “Teveccüh” uygun olur muydu?? Yoksa, tasavvuf denilen şey bu muydu?? Ancak, nerede başlıyordu ve nerede bitiyordu?! 

Meselâ, Yûnus kendisini "sûfî" olarak bile görmüyordu?! 

Meselâ, vechini Allah için islâm edenler tüme varmaya çalışıyorlar da; Rabb'in vechini mûrad edenler tümden gelmeye mi çalışıyorlardı?? 

Yoksa, Rabb'in vechini murad safhası, vechimizi Allah’a teslim ettikten sonra gelen bir üst safha mıydı?? Var mıydı aralarında bir bağlantı; yoksa farklı farklı haller, farklı modeller miydi??

Meselâ, hanif yaklaşımın sembolü olan Hz. İbrahim (Selâmün alâ İbrahîm) Hz. Lût’tan (a.s.) önce kendisine misafir olan operatör elçileri operasyondan caydırmaya çalışmasına rağmen... (Hûd:74,75,76)

Kalbinin mutmain olabilmesi için Rabbimizin ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemesine rağmen... (Bakara:260)

Nasıl oluyor da oğlu İsmail’i rüyasına tâbi olarak –sorgusuz sualsiz- boğazlamaya tam teşebbüs edebiliyordu?! (Sâffât:102,103,104,105)

Peki, bu durum karşısında Hz. İsmail (a.s.) “setecüdinî inşaALLAHu ma’as-sâbirîn” diyerek nasıl tam teslimiyet gösterebiliyordu?! (Sâffât:102) Oysa, Hz. Mûsâ (a.s.) benzerî bir durumda sabır gösterememişti?!

Indi ilâhîden kendisine rahmet verilmiş ve ledünnî ilim öğretilmiş kişi (Kehf:65) karşısında, “setecüdinî inşaALLAHu sâbiran..” sözü veren Hz. Mûsâ “e katelte nefsen zekiyyeten biğayri nefsin..” (Kehf:74) diyerek itiraz etmişti!!

Kısacası, muhsinlerin dünyasında da anlamamız gereken daha çok şey vardı… 

Evet, kulu ile Rabb arasında vecihler arası bir teveccüh ilişkisi vardı… “Teveccüh” muhsinlerin dînin insan için olduğunu ortaya koyan ihsanları ile gelişiyordu…Yâni, teveccühün ilâhi değeri dünyadaki insânî değerleri de üretiyordu… 

Çünkü, insandan insana teveccüh ihsan ile oluyordu… Bir şeyler anlatabildiğimi pek zannetmiyorum… Çünkü, anlattıklarım anladığımı zannettiklerimdir?!

Bu incelemeyi tenezzül edip sonuna kadar okuduysanız; bu ancak "teveccüh" göstermenizdendir!

İhsanımız bütün vecihleriyle ziyâde olsun!


Neyzen Semazen


Not: III. bölüm II. bölüm ile birlikte okunmalı ve değerlendirilmelidir.

Hiç yorum yok: